better get hit in your soul

Posted in normalized on January 7th, 2009 by reşat

bir akıl küpü olarak
aysun kayacı,
sivil hükümetler gibisin,
darbe yapmak istiyorum

estetik dudakların
sarı boyalı saçların
evdeki klozete gibisin,
sifonu çekmek istiyorum

bu kadını seksi bulan hemcinslerimi burdan yuhalamak, naniklemek ve tekmeyle yuvarlamak istiyorum. bitane yarışma programı sunmaya başlamış, amma da aptal ya, bunu akıllı sanan insanları da gıdıklamak, cımırmak ve ısırmak istiyorum. ama sanırım anladım ya, bu kadın sarı boyalı saçlarıyla, şişirilmiş dudakları ve genel güzellik kavramlarına göre güzel yüzüyle öyle bir düşünce bırakıyor ki insanın kafasında, diyorsun ki bu heralde cümle filan kuramaz, ebe öbö hu ha gibi şeyler söyleyecek. ama bakıyorsun ki cümle kuruyor, hatta bazen anlamlı bile kuruyor. o zaman insanlar da şaşırıp kadını akıllı ilan ediyorlar. aslında ortalama bir kadından oldukça geride bir zekaya sahip, bu çok açık. ayrıca bir müjde ar’daki seksapelin yüzde 10′una bile sahip değil. sıkıldım ondan.

yine boş bir akşam olduğu için, birsürü mandalinayı süzgeç şeyine koyup odaya geçtim, kitap okumak için. bir yandan kitap okurken bir yandan da mandalina yemek çok riskli. sayfalar sarı sarı oluyor böyle. yine oldu tabii, fena birşey. sonra baktım ki, kışın okuduğum tüm kitapların böyle sayfalarının kenarları mandalina sarısı, hafif turuncuya kaçıyor, bekledikçe de koyulaşıyor. ne acayip olay dedim kendi kendime, kitapların kenarlarına bakarak hangi mevsimde okuduğumu bulabiliyorum. bir de her kitaba satın alma tarihini, okuma tarihini ve adını soyadını yazan insanlar var, mesela ablam. bilinçli insanlar; please press 9.

ben yokedici team’den reşat. beni googleda yokedici team olarak araştıran insan, her kimsen sana sesleniyorum. çok iyi bir insansın, bu bi kesin. ama yeter yani kaç kere araştırıp girmişsin. kimsin bilmiyorum ama bana cv’ni yollarsan, seni takıma alabiliriz. yine de söz vermeyeyim. ben flütle ommadawn 1′in melodisini çalabiliyorum. bunun dışında süper baba, arkadaşım eşşek, türkish marsh, beth amcadan 5 ve 9. senfoniler, hadi yine iyisin, daha dün annemizin ve süt içtim dilim yandı da repertuarımda mevcuttur.

bir final geleneği olarak blog yazmak

Posted in normalized on January 6th, 2009 by reşat

Gerçek bir mühendis olmak için emülasyonla simülasyonun arasındaki farkı iyi bilmek gerekiyormuş ya, ben biliyorum işte. Mesela masturbasyon yapmak seksin bir emülasyonunudur. Ama rüyada seviştiğimizde seksin bir simülasyonunu yapmış oluruz. Gayet açık değil mi? Gerçi ben kendimi hiç mühendis kafa olarak göremedim, benim kafama uygun değil.

Erkeklerdeki analitik düşünce, yön bulma kabiliyeti, navigasyon sistemi, harita kullanımındaki başarı filan hep testesteron hormonu sayesindeymiş. Erkekler genelde haritada kendi yerini bulup kendine bir referans noktası seçip ordan haritayı yorumlama yoluna gidiyorlarmış, mesela eyfel kulesi. Kadınlar ise tüm haritayı kafalarında scan edip, onu belli bir mantığa oturtup onun üzerinden yorumlamaya çalışıyorlarmış. Zor olan bu sistem başarıldığında tabii ki daha işlevliymiş ama yine de az görülen bir olaymış. Bir de, bir adresi ararken kimseye sormak istemeyip kendi kendine bulmaya çalışan insanlar var, onlara ne diyorduk unuttum.

İşte bir final haftası ve ben, yine burdayız. Ders çalışmak yerine biyolojik araştırmalar daha çok hoşuma gidiyor. Biyoloji güzel olay, vücudumuzu tanıyalım filan. Mesela C vitamini en iyi uyku açıcıymış. 1000 miligramlıklardan var, küçükken hasta olunca suya atıp içtiğimiz tabletlerden. Sabah onu içince uykuyu açıyor, iyi bir uyarıcı olduğu için. Bir zararı da olmuyor çünkü c vitamini suda eridiğinden, fazlasını işiyoruz gidiyor. Çok rahat. Kahveden daha etkili.

Ha bir de geleneklerimizden kafa sokmayı unuttum sanmayın. İşte sokuyorum, fotoğraflara hazırol vaziyetinde poz veren herkes için.

final countdown

fatih terimin salvador dali bıyıklı rüyaları

Posted in normalized on January 4th, 2009 by reşat

22 senlik bir anı deposundan; tüm aile ortamının, tüm çocukluğun, tüm üniversite öncesi okul döneminin, tüm mutlulukların, tüm heyecanların anılarını barındıran bir evden taşınmak çok acayip bir duyguymuş. Eskiden lisede filan, arkadaşlar taşınırlardı. Taşınmak hep garip birşey olarak gelmişti o zamanlar; ne yani, yeni bir binanın evim olması gerçekten çok acayip birşeydi.

Ev dediğimiz şey tekti, gözüme taşınamaz gözükecek kadar stabildi. Daha sonraları, üniversite için ıstanbula gidince bu stabilite gözümde yavaş yavaş azaldı.Bir süre sonra ıstanbulda daha fazla evdeydim sanki. Şimdi ise eski evimizden bu yeni evimize taşınınca, adapazarıyla bağlantım daha da azaldı gibi hissediyorum. Ama yine de memleket işte, haftasonları çok iyi geliyor.

Aynı sokaktaki bir evden, birazcık daha ötedeki bir eve taşınınca bile böyle garip duygular hissediyorsa insan, biraz empati yaparak babası durmadan başka vilayete tayin olan birçocuğunun psikolojisinin ne zor bir psikoloji olduğunu anlamak işten bile değil. Ev hissinin parçalanmışlığıyla aile hissinin parçalanmışlığı arasındaki ürpertici paralellik zaten ayrıca can sıkıcı, tıpkı bu gri gökyüzü gibi. İnsan mutlu olmak istese bile, bu havalarda çok zor ya, gerçekten insanın içini kapatıyor. İngilterede insanlar nasıl mutlu oluyor acaba, bazen virgina woolfu anlamak hiç de güç olmuyor.

“Yeni” tek başına ne kadar da etkileyici birisi, ne kadar da sürükleyici, amma da heyecanlı, amma da merak dolu birşey. Geçmişi geçmişte bırakmak için gerekli ve yeterli tek materyal “yeni”. Tüm griliğin, solgunluğun, durgunluğun arasından kendini hissettiren renkli, canlı, hareketli birşey gerçekten tüm benliğime iyi geliyor, tedavi ediyor. Yeni kelimesinin yan anlamlarını da ayrıca çok seviyorum; gayet göndermeli, bazen göreceli, genelde eğlenceli ve hep bilmeceli.

anlamasan da gül bence, bugün komiğim

Posted in normalized on December 29th, 2008 by reşat

işte geldi yine şenlikli bir happy hour
çalışanları ve yönetimiyle hitit cs hep mağrur
bu ofiste genelde paxçılar ortalar ffciler vurur
böyle bir şirketi geçer elbette krizler teğet.

mesailerinin müdavimi, meyvelerinin hastasıyız
basketbolda ve futbolda biribirine denk iki takımız
yönetimi sıcak, insanı sıcak, ortamı sıcak bu ofisin
belki de bu şiirden sonra güzel de bir zam alırız?

yazılımcısı,tdsi, müdürü ve muhasebesi
bu şiir hepinize reşat’tan bir noel hediyesi
metroyu da bitirdikten sonra istanbul belediyesi
hepimiz için daha kolay olacak ofise gelmesi.

asla kanma diğer şirketlerin verdiği yata, kata
web versiyonu için bastırıyor yukarıdan sata
bu perşembe support’u ararsanız bilin ki yokuz
herkese sağlık ve mutluluk getirisin ikibindokuz

çevirmen notu: şirkette devrimin başlangıcı bu dörtlüklerin 26 aralık akşamı okunması olarak gösterilir.
okuyan notu: on üzerinden yedi
yönetici notu: “bu şiiri çok beğendik, siteye koyalım, yayınlayalım. ama zam kısmı, orayı sansürlememiz gerek”
şair notu: sanatıma müdahale ha, görersiniz siz.

Lounge Lizards

Posted in normalized on November 12th, 2008 by reşat

Koşturmalı koşturmalı böyle, bacakları açmalı. Ne kadar zaman oldu acaba koşturmayalı. Sanarsınız çok, ama daha geçen sabah koşturmuşumdur, kaçmaya çalışan hain bir otobüsü yakalamak için. Ama sanki uzun zamandır koşturmamışsın hissi veriyor bu şehir. Daima kalabalık yollarıyla hayattan sıkılıp onu boş birşey sandığınız bile oluyor. Hatta bazen kalabalık üstünüze üstünüze geldiğinde; bu insanlardan, bu şehirden, bu trafikten, bu yollardan, bu kendinizden bıkıyorsunuz. Bu kendiniz aslında iyi biridir, ama şimdilik ondan bıkmışızdır, gitsin. O gitse belki yalnız kalırız. Yalnızlık ne acayip şey, hem neden yanlız değil de yalnız, bunu bazen düşünürüm işte.

 

Yalnızım deyince sanki; evinin sıcak odasında, keyfi yerinde, şımartılarak büyümüş, para ve israf içinde yüzen, üniversiteye üç çizgi adidas eşofman altına parlatılmış konversle giden, saçları sarışın ve bukleli, parmakları ince uzun ve parlak pembe ojeli, burnu kemikli, çenesi general çene,boyu uzun, cantası kozmetik dükkanı, aklı düşük özkütleli bir nöron yığını, göğüsleri hacimli mağrur ve dik başlı, konuşması buz tutmuş yolda yürümeye çalışan bir çift kundura ayakkabı, sesi akordu bozulmuş bir kemanla çalınan en tiz notalardan bestelenmiş bir adagio, giysileri fotoşopta rek özü yanlışlıkla epey arttırıldıktan sonra bir de üzerine dodge atılmış bir layer, gözlerinin etrafı yeni boyanmış bir ev duvarı, şımarık mı şımarık, çekilmez mi çekilmez, gerzek mi gerzek bir teenage kızın hayatta kendine sorunlar uydurmak için en yakın kankidişine söylediği bir lafmış gibi geliyor.

 

Yanlızım deyince ise;  büyürken ailesinden sevgi ve şefkatten başka birşey almamış, nereye geldiyse tek başına ve tırnaklarıyla gelmiş, gogolün paltosundan bitane de vestiyerinde olan, kısa saçlı, orta boylu, komunist sakallı, sivri burunlu, kalın kaşlı, kırışık suratlı, donuk bakışlı, kalın sesli, çok arkadaşlı ama az dostlu, işini bilen, oldukça zeki, güvenilir, gururlu bir adamın deniz kenarındaki bir banktan geçen gemilere bakarken yanında oturan eski sevgilisine, derinden bir itirafmış gibi geliyor.

 

Kalabalık şehirde yalnız olmak da çok sinir bozucu iş. Mesela olsan şöyle güneybatının sessiz vilayetlerindeki ufak deniz kıyısı kasabalarından birinde, tek başına bir evde yaşasan, herkesten uzak,  kelimenin her anlamıyla yalnız,  o zaman sinir bozmaz. O zaman yüzleşirsin işte yalnızlığınla. Onunla tanışırsın gerçekten, oturtursun karşına, gözlerinin içine bakarsın. Belki o zaman görürsün onu, halledersin ne derdin varsa, anlaşırsın tüm konularda. Sonra gidip dönersin asıl nerdeyse hayatın, arar bulur geri alırsın onu, sarılırsın sımsıkı. Ama burda öyle mi, hertaraf insan ama sen yalnızsın. Gel de sinir olma. Mesela şey olsa çok fena, ailenle yaşarken yalnız olsan, of o fena gerçekten. Odanın kapısını kapatana kadar çekilecek eziyet ne fenadır öyle. Sözde en yakındakilerdir içerdekiler, en yalnız olmaman gereken yerdir o ev. Ama yine de yalnız hissediyorsan, o zaman gerçekten bunalırsın işte. Bu en sıkıntılı yalnızlıktır bence.

 

Stalker gibi tek başına dolaşmak, tek başına birşeyler yapmak hoşuma gittiği için, bir iki aydır böyle şeylerin peşinde koşturuyorum. Bunun sonucu olarak her türlü yalnızlık hissini tattıktan sonra, bunları nasıl ve ne ile yeneceğimi bulduktan sonra bırakırım belki stalkerlığı. Zaten tek nedeni bu yaptıklarımın olsa olsa “merak”tır. Merak ne acayip şey ya, hastasıyım. Allaha mesela şey diye dua edilse; allahım, bana daha çok merak ihsaağn eyleeğ, süper olur. Hoşuna gider, belki de güler. Meraksız insan da hiç çekilmez ya, düşündüm de şimdi. Kapalı bir çekmecede ne olduğunu merak etmese bir insan mesela, nasıl eğlenilir ki onla. Çocuklar iyi insanlar gerçekten, avcunuzun içinde birşey varmış gibi yapıp, sonra ellerinizi onlardan gizlermiş gibi yaptığınızda deli olurlar ya, o olay çok müthiş birşey. Sonra büyüdükçe bırakıyorlar bu şeyleri. Neyse ki ben bırakmadım. Ama elime google gibi birşey geçince mesela, nelere ulaşabildiğimi görünce, bazen bu merak olayından korkuyorum. Kimisi hakkında hiç bilmemem gereken şeyler biliyorum. Ama sonra şiirlerimde mesela kafiye oluyorlar yazıveriyorum. Ama dünyada benden başka kimsenin anlamayacağı göndermelerle dolu hep şiirlerim. Çok hoşuma gidiyo bu olay. Bazılarına fotoğraflara isim olarak veriyorum. Ayrıca bu fotoğrafa isim olarak numara verme olayını üşengeçliğin insan üzerindeki yaratıcı etkileri olarak isimlendiriyorum. Önce isim bulmaya üşenip ulan isim vermesem numara versem diyorsun, sonra bunu biraz düşünüp, isim vererek belki fotoğrafın tadını kaçırıyorum ya, böylesi daha  iyi diyorsun. Sonra da gece yemekte bagetinin yarısını yiyiyorsun, sabaha kahvaltıya üşendiğin için. Ama saksafon alırsan kral olur. 

 

Çok sıkıcı ya okuldaki yarınki dersimiz,

Aslında bilmeyiz aslında biz kimiz,

Selami şahini öldürmek tek derdimiz,

Sorarlarsa da amerikaya gitti dersiniz.

 

Hayaat, beni neden yoruyosuun

Google’a “en güzel sikiş mutfak” yazarak

O kadar sayfa gezip beni nasıl buluyosun

Bak, bazen gerçekten kafamı bozuyosun.

 

Sabah oldu

Kuş kondu

Reşat dondu

İzlemedim ben bu sene bizim james bondu.

 

Hayat lahana gibi

Biraz bilmeceli

Bazen eğlenceli

Ama hep göreceli.

 

Güneş doğdu

Kapıdan kovdu

Bir kaşık suda boğdu

Sanırım o gün kazağının rengi mordu.

 

Şiirsel olmayan birşeyin edebiyatta işi ne

Bilmem ne,

Çingene,

Söylesene.

 

Sıkıldım artık

Yatıyorum

Bu şiir değil

Öyle olsa olurdu kafiyeye biraz meğil.