Koşturmalı koşturmalı böyle, bacakları açmalı. Ne kadar zaman oldu acaba koşturmayalı. Sanarsınız çok, ama daha geçen sabah koşturmuşumdur, kaçmaya çalışan hain bir otobüsü yakalamak için. Ama sanki uzun zamandır koşturmamışsın hissi veriyor bu şehir. Daima kalabalık yollarıyla hayattan sıkılıp onu boş birşey sandığınız bile oluyor. Hatta bazen kalabalık üstünüze üstünüze geldiğinde; bu insanlardan, bu şehirden, bu trafikten, bu yollardan, bu kendinizden bıkıyorsunuz. Bu kendiniz aslında iyi biridir, ama şimdilik ondan bıkmışızdır, gitsin. O gitse belki yalnız kalırız. Yalnızlık ne acayip şey, hem neden yanlız değil de yalnız, bunu bazen düşünürüm işte.
Yalnızım deyince sanki; evinin sıcak odasında, keyfi yerinde, şımartılarak büyümüş, para ve israf içinde yüzen, üniversiteye üç çizgi adidas eşofman altına parlatılmış konversle giden, saçları sarışın ve bukleli, parmakları ince uzun ve parlak pembe ojeli, burnu kemikli, çenesi general çene,boyu uzun, cantası kozmetik dükkanı, aklı düşük özkütleli bir nöron yığını, göğüsleri hacimli mağrur ve dik başlı, konuşması buz tutmuş yolda yürümeye çalışan bir çift kundura ayakkabı, sesi akordu bozulmuş bir kemanla çalınan en tiz notalardan bestelenmiş bir adagio, giysileri fotoşopta rek özü yanlışlıkla epey arttırıldıktan sonra bir de üzerine dodge atılmış bir layer, gözlerinin etrafı yeni boyanmış bir ev duvarı, şımarık mı şımarık, çekilmez mi çekilmez, gerzek mi gerzek bir teenage kızın hayatta kendine sorunlar uydurmak için en yakın kankidişine söylediği bir lafmış gibi geliyor.
Yanlızım deyince ise; büyürken ailesinden sevgi ve şefkatten başka birşey almamış, nereye geldiyse tek başına ve tırnaklarıyla gelmiş, gogolün paltosundan bitane de vestiyerinde olan, kısa saçlı, orta boylu, komunist sakallı, sivri burunlu, kalın kaşlı, kırışık suratlı, donuk bakışlı, kalın sesli, çok arkadaşlı ama az dostlu, işini bilen, oldukça zeki, güvenilir, gururlu bir adamın deniz kenarındaki bir banktan geçen gemilere bakarken yanında oturan eski sevgilisine, derinden bir itirafmış gibi geliyor.
Kalabalık şehirde yalnız olmak da çok sinir bozucu iş. Mesela olsan şöyle güneybatının sessiz vilayetlerindeki ufak deniz kıyısı kasabalarından birinde, tek başına bir evde yaşasan, herkesten uzak, kelimenin her anlamıyla yalnız, o zaman sinir bozmaz. O zaman yüzleşirsin işte yalnızlığınla. Onunla tanışırsın gerçekten, oturtursun karşına, gözlerinin içine bakarsın. Belki o zaman görürsün onu, halledersin ne derdin varsa, anlaşırsın tüm konularda. Sonra gidip dönersin asıl nerdeyse hayatın, arar bulur geri alırsın onu, sarılırsın sımsıkı. Ama burda öyle mi, hertaraf insan ama sen yalnızsın. Gel de sinir olma. Mesela şey olsa çok fena, ailenle yaşarken yalnız olsan, of o fena gerçekten. Odanın kapısını kapatana kadar çekilecek eziyet ne fenadır öyle. Sözde en yakındakilerdir içerdekiler, en yalnız olmaman gereken yerdir o ev. Ama yine de yalnız hissediyorsan, o zaman gerçekten bunalırsın işte. Bu en sıkıntılı yalnızlıktır bence.
Stalker gibi tek başına dolaşmak, tek başına birşeyler yapmak hoşuma gittiği için, bir iki aydır böyle şeylerin peşinde koşturuyorum. Bunun sonucu olarak her türlü yalnızlık hissini tattıktan sonra, bunları nasıl ve ne ile yeneceğimi bulduktan sonra bırakırım belki stalkerlığı. Zaten tek nedeni bu yaptıklarımın olsa olsa “merak”tır. Merak ne acayip şey ya, hastasıyım. Allaha mesela şey diye dua edilse; allahım, bana daha çok merak ihsaağn eyleeğ, süper olur. Hoşuna gider, belki de güler. Meraksız insan da hiç çekilmez ya, düşündüm de şimdi. Kapalı bir çekmecede ne olduğunu merak etmese bir insan mesela, nasıl eğlenilir ki onla. Çocuklar iyi insanlar gerçekten, avcunuzun içinde birşey varmış gibi yapıp, sonra ellerinizi onlardan gizlermiş gibi yaptığınızda deli olurlar ya, o olay çok müthiş birşey. Sonra büyüdükçe bırakıyorlar bu şeyleri. Neyse ki ben bırakmadım. Ama elime google gibi birşey geçince mesela, nelere ulaşabildiğimi görünce, bazen bu merak olayından korkuyorum. Kimisi hakkında hiç bilmemem gereken şeyler biliyorum. Ama sonra şiirlerimde mesela kafiye oluyorlar yazıveriyorum. Ama dünyada benden başka kimsenin anlamayacağı göndermelerle dolu hep şiirlerim. Çok hoşuma gidiyo bu olay. Bazılarına fotoğraflara isim olarak veriyorum. Ayrıca bu fotoğrafa isim olarak numara verme olayını üşengeçliğin insan üzerindeki yaratıcı etkileri olarak isimlendiriyorum. Önce isim bulmaya üşenip ulan isim vermesem numara versem diyorsun, sonra bunu biraz düşünüp, isim vererek belki fotoğrafın tadını kaçırıyorum ya, böylesi daha iyi diyorsun. Sonra da gece yemekte bagetinin yarısını yiyiyorsun, sabaha kahvaltıya üşendiğin için. Ama saksafon alırsan kral olur.
Çok sıkıcı ya okuldaki yarınki dersimiz,
Aslında bilmeyiz aslında biz kimiz,
Selami şahini öldürmek tek derdimiz,
Sorarlarsa da amerikaya gitti dersiniz.
Hayaat, beni neden yoruyosuun
Google’a “en güzel sikiş mutfak” yazarak
O kadar sayfa gezip beni nasıl buluyosun
Bak, bazen gerçekten kafamı bozuyosun.
Sabah oldu
Kuş kondu
Reşat dondu
İzlemedim ben bu sene bizim james bondu.
Hayat lahana gibi
Biraz bilmeceli
Bazen eğlenceli
Ama hep göreceli.
Güneş doğdu
Kapıdan kovdu
Bir kaşık suda boğdu
Sanırım o gün kazağının rengi mordu.
Şiirsel olmayan birşeyin edebiyatta işi ne
Bilmem ne,
Çingene,
Söylesene.
Sıkıldım artık
Yatıyorum
Bu şiir değil
Öyle olsa olurdu kafiyeye biraz meğil.