bence vogue, sahurda sucuk yemektir

Posted in normalized on August 14th, 2010 by reşat

Oh, sahur times, serin esinti, hicaz oryantal taksimi, loş ışık güzel olay hepsi. Sahurda blog yazmak da öyle. Bu 16 saatlik oruç olayı beni biraz mutlu etti. Eskiden ramazan bana çok kolay gelirdi, neredeyse hiç acıkamadan iftar olurdu. Şimdi mesela saat 6 oldu mu, karnım kazınıyor, susuzluktan beyin kuruması yaşıyorum. O zaman hoşuma çok gidiyor. İrade bende oğlum, yemiyorum işte haha diye hava atıyorum kendime. O zaman irade denen şeyle dirsek mesafesindeymişim gibi oluyor. Selam irade, nasıl gidiyor diyorum, sohbet ediyoruz. Çok iyi biri özünde.

Ama geçen gece sahurda sucuk yedim. Herkes bilir ki ben sucuk müptelasıyım. Türkiye Müptelalık Enstitüsüne sucuk, kinder bueno, erik, salatalık ve mandalina kalemlerinden kaydım mevcuttur. Müptelalık sıfatının gerekliliklerini de layıkıyla yerine getiririm. Neyse işte, sucuk da susatan biri. Özünde iyi biri ama susatınca etkileri fena. Gün içinde işeyerek ve terleyerek zaten gereğince su kaybettiğim için, sucuğun sindirimi için gerçekleşen dehidrasyonlar beni epey zorladı. Sanırım vücudumda başka su kalmadığı için beynimdeki sıvıyı tüketmeye başladım. Sonra beyin kuruması denen olay gerçekleşti. Çok hoş bir olay sayılmaz kendisi.

Bugün sahurlarken msndeki arkadaşlarıma referandum anketi yaptım. Sonuç 24 hayır 12 evet çıktı. Hayırcıları kendi kafamda grupladım. Kolpa solcu hayırlarından daha fazla ülkücü hayırı var. Evetçiler sayıca az ama bunların çoğu akpci eveti. Bir kaç kişi de yetmez ama evetçi. O fikir bana sempatik gelse de ben boykottan yanayım. Benim gibi boykotçu bir iki arkadaş var. Okusam bile pek birşey anlamadığım, anlamak için okuduğum kaynaklar tarafından ister istemez manipule edildiğim ve tamamiyle parti oynalamsına dönüşmüş bir olaya oy vermek pek istemiyorum. Zaten üşeniyorum da, o ayrı. Biz boykotçular genelde üşeniriz.

Yarın brahem abinin konseri var ya. Şimdi kim gelse konsere en çok sevinirsin diye sorsalar kesinlikle anouar brahem derdim. Ve bu ramazanda caz olayına bir baktım, brahem abi. Hay yaşa be, dedim. Holey sevinci yaptım. Şu mutlu olmak işi, işten bile değil.

mavi takım

Posted in normalized on August 9th, 2010 by reşat

Almancı 13 yaşındaki kuzenim melike bana tesadüfen mavi takımda olduğundan bahsetti. Yani aslında en sevdiği renk maviydi ve sadece bu yüzden takım olarak maviyi seçmişti. Ben ise hemen austerin mavi takımına gittim. Hatırladım, inceledim ve karar verdim ki melike zaten austerin de mavi takımındaymış. Bir kere akıllı ve uslu bir çocuk. Hayvanlara karşı çok merhametli, hatta insanlara karşı bile. Derslerinde başarılı ve kavgacı bir ailenin içinde oldukça barışçıl. Ve en önemlisi, espiri anlayışı var, sense of humor. Baktım melike de bizim takımdanmış, hemen ona kitaptaki bölümü okudum. Çok şaşırdı ve sevindi. Demek biz bir takımmışız dedi. Hemen takım ruhuna adapte oldu.

Sonra melikeyle en sevdiğimiz şeyler listesi yapmaya başladık. Mavi takımın en sevdiği hayvan kaplan seçildi. En sevdiğimiz meyve biraz benim ısrarlarımla erik seçildi. En güzel mevsim yaz ve en güzel şey olarak da denizde hemfikirdik. Zaten teyzem hep; melike sana benziyor, sıla da ismaile benziyor derdi. Sıla da bir “dişi ismail” karakteri. Devrimci ve dikbaşlı, agresif ve aktivist. Bende olmayan her şeyin kardeşimde olması beni hep mutlu etmiştir.

Geçen kütüphanede şiir okudum. Sonra dengelemek için gidip playstation oynadım. Ben bu şiir olayından bir türlü hazzetmiyorum. Yani ciddi şiirden bahsediyorum. Ciddi olarak şiir sevmiyorum ben. Denemedim değil, hatta fikir olarak hoşuma bile gidiyor bazen. Ama okumaya başladım mı acayip sıkılıyorum. Ben böyle yoğun ve kısa şeyleri pek sevmiyorum hayatta. Benim için her şey biraz daha uzun sürsün istiyorum. Her şeyi uzatmaya çalışıyorum. Bütün anların içine biraz daha an sıkıştırabilir miyim diye bakıyorum. Güzel hava varsa yolu mutlaka uzatıyorum. Kitap güzel çıkmışsa bitmemesi için sonlara doğru kısa kısa okuyorum. Okulu da uzatıyorum, o da bu silsileye dahil olabilir gibi geldi bana.

Şiir ise çok yoğun, bir anda oluveriyor. Ben biraz daha zaman istiyorum. Zaten hayatta her şey biraz zaman istiyor. Yeni olan şeyler alışmak için, eski olan şeyler unutmak için, şu andaki şeyler olmaklık için zaman istiyor. Düşünceler olgunlaşmak için zaman istermiş, insanlar da öyleymiş. Ben bu olgunluk olayından birşey anlamıyorum şu anda. Şu anın içindeki bir olgunluktan bahsetmek de ayrıca saçma. Olgunluk genellikle geçmişten gelip gelecekle bağlanan bir olgu. Şimdiki zamanı atlıyor. Hem ben daha çok geçmişle bağlantılı bir nesneyim. Geçmişte yaşayıp ya da en azından yaşamayı isteyip şimdiki zamanda sıkışıp kalmak insanı sinizme doğru itiyor. Zaten bu cümlelerim de hep onun izlerini görüyorum. Eskiden bu yazdıklarımı okuduktan sonra hemen silerdim. Şimdi hiç umrumda olmuyor. Ama ben uzatmaya dönmek istiyorum. Çünkü yine uzattım.

Uzatmakla yavaşlık arasında hiçbir bağlantı yok bence. Bir şeyi uzatıp aynı zamanda hızlı da yapabiliyorum. Sadece göreceli olarak uzatıyorum, kendime göre, anların içine an katarak. Yemek yerken mesela, en sevdiğim şeylerden birini yiyiyorsam, uzata uzata yiyiyorum. Ama aslında hızlı yemek yerim. Bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Birşeylerin uzamasını çok seviyorum, kalın kitapları, uzun şarkıları, uzun yolculukları, uzun sevişmeleri seviyorum. İçindeyken uzun olduğunu bilmenin rahatlığıyla hiç bitmeyecekmiş gibi içinde varolabiliyorum. Sonuna daha çok var diye kendimi avutabiliyorum. Çünkü sonlarda ben hep bi garip oluyorum. Çok ikircikli bir gariplik.

Bir şey biterken - buraya “her ne olursa olsun” yazmak istedim - bendeki bu ikircikli hal. Biri gerçekten hüzünlü bir bitmesini istememek, diğeri isterse dünyada en sevdiğim şeylerden biri olsun bu sona yaklaşımdan duyduğum rahatlama hissi. Her biten kitabın sonunda aynı his. Her filmin, şarkının, maçın, ilişkinin, sevişmenin, günün, mevsimin, yılın, toplantının, yolculuğun, tatilin, ödevin ve kinder buenonun . Hepsinin sonunda aynı bitmesini istememe, iç burkulma, neredeyse normal insan üzüntüsü. Diğer yanda, sona gelmenin getirdiği bir rahatlama, bir gevşeme, bir hoşluk. En sevdiğim insanlardan birinin konserine gideyim, sonunun geldiğini anlayınca yine o şaşırdığım ürperişler; hem üzülme hem ferahlık. Neredeyse her şeyin sonunda bu aynı. Hem rahatlama, hem bu bitişe bir üzülme. Bu ikircilik hoşuma gitmiyor değil, ama garip geliyor üstüne düşününce.

Suç ve cezanın çizgiromanını yapmışlar. Ulan svcnin çizgiromanı mı olur. Bu kadar komik şey görmedim ben. Yakında kuranın, incilin, tevratın filan çizgiroman versiyonları çıkar. Kafkanın ne çizgiromanı olacak ulan namussuz habeşistan kralları. Bu ntv edebiyat editörünü bulsam döverim gerçekten.

gauss

Posted in normalized on July 8th, 2010 by reşat

ekseriyetle bir şarkıdır

napoliten şarkılar hoşuma gidiyo

Posted in normalized on July 4th, 2010 by reşat

3-4 yıldır kalmadığım kadar uzun süre adapazarında kalınca nostalji yapmadan duramadım. Çocukluğumun anılarının peşinden koşturdum. Eski günlüklerimi okudum. Taa en eskisini buldum. 15 yaşında yazmışım. Yaklaşık 20 tane yazı. O zamanlar çok frpciymişim. Kender sanıyormuşum kendimi. Bir de bard sanıyormuşum. Şiirler yazmışım. Hepsini unutmuşum, okuyunca çok hoşuma gitti.

O zamanlar, lisedeyken işte, bitane kıza aşıktım. Lise platonik aşkları işte, çok zevkliymiş. Okudum hep günlüklerimi, şekspirin hoşuma gittiği hayatımın tek kesitiymiş. Şiirler filan çok komik, okuyunca çok gülesim geldi. Sonra ne olduğunu tam hatırlayamıyorum ama o kızdan vazgeçmiştim. Sonra kızları pek sevmemeye başlamışım, yani bir dönem öyle olmuş, ben pek hatırlamıyorum. İnsanlarda aradığım özellikleri sıralamışım, işte çok dolambaçlı olmadan, artniyetsiz düşünceleri olsun, ne yapılabileceği kestirilebilsin, dengeli olsun filan. Sonra da, tam olarak şöyle “tabii bu özellikleri kızlarda bulmak imkansız. Bu yüzden kızlarda aradığım tek özellik güzellik. Kimseyi kandırmaya gerek yok. Herkes iç güzellik önemli diyor, ama bence en önemlisi dışgüzellik.” demişim. Haha çok dobra açıklamalar gibi geldi bana.

Bazı şeylerin sürekli değişmesi hoşuma gitti epey. Ben mesela, ne kadar çok değişmişim. Fotoğraflara baktım, alnım açılmış, burnum yamulmuş, epey çirkinleşmişim. Eskiden güzel sayılabilirmişim. Sonra düşüncelerime baktım, eskiden ne kadar netmiş. Şu şöyledir, bu da böyle. Şimdi sürekli irdelenmekten delik deşik olmuş, ama yine de huzur veren şeyler var kafamda. Sonra o lisede sevdiğim kız da çok değişmiş. Gerçi bu pek hoşuma gitmedi. Efsane güzellikteydi çünkü lisedeyken. Şimdi direkt fail olmuş kız. Epey çirkinleşmiş, kilo almış, suratı yaşlanmış. 24 yaşına gelmişiz. Oha dedim sonra düşününce. Gerçekten de 24 yaşındayız.

Bazı şeylerin hiç değişmeyişi hoşuma gitti epey. Ben mesela, apaynıyım, fotoğraflara baktım, apaynı. Yazdığım yazılar da aynı, saçma salak boş şeyler, ama eğlenceli. Sonra işte düşündüm, 24 yaşına gelmişim. 24 çok büyük geldi gözüme. Benim için çok fazla, pek hoşuma gitmedi. Her sene doğum günümde önümüzdeki sene için kendimin yapmasını istediği birşeyi seçiyorum. Sonra doğum günüm gelince bakıyorum yapmış mıyım diye. Bunları da mavi sert kapaklı bir deftere yazıyorum. Şimdiye kadar yapamadıklarım yaptıklarımdan çok, ama olsun. Bir sene fransızca öğrencem demişim, o yatmış. Bir sene de bütün yemekleri yicem demişim, o da tabii olarak yattı. Geçen sene mesela, piyano çalcam demiştim. Onu yaptım bu sefer. Güzel oldu çok. Ginosin çalsam bile yeter diyordum, ama ginoped bile çalabiliyorum. Bu sene de birşey yazdım, bakalım olacak mı.

faşoteker

Posted in normalized on June 18th, 2010 by reşat

bir iki üçler
yaşasın türkler
dört beş altıı
polonya battı

yedi sekiz dokuz
almanya domuz
on onbir oniki
italya tilki

onüç ondört onbeş
ruslar kalleş
onaltı onyedi onsekiz
hapı yuttu portekiz

diye bir tekerleme var. Abim öğretmişti bana da. Sonra bu geçenlerde benim aklıma geldi. Arkadaşlara sormaya başladım. Biliyonuz mu böyle faşo bir tekerleme var diye. Hee biliyoz dediler. Ama bazı farklılıklar çıktı. Mesela aristokrat bir aileden gelen elitist ibne arkadaşımın tekerlemesinde

yedi sekiz dokuz
ruslar domuz
on onbir oniki
amerika birinci

diye değiştirmişler. Buna çok güldüm ben tabii. Amerikancı, robertçi ibneler dedim. Sonra bi kız arkadaşın annesi babası ateistti, tam anarşo bir aileden geliyordu. Kara komunistler. Onların tekerlemesi de şöyle değişmiş;

on onbir oniki
amerika tilki
onüç ondört onbeş
ruslar kardeş

Buna da epey güldüm tabi. Eskiden ideolojiler tekerlemelerin içinde yaşıyormuş, ne iyiymiş. Sonra aklıma lisede milli güvenlik dersinde milito hocaların bize söyledikleri geldi. Yunanlar düşman, bulgarlar düşman, iran zaten düşman, ırak suriye bizi sevmez, düşman. Herkes düşman. Çok komik.

Ondokuz Yirmi Yirmibir.
Yerin dibine gir.