Dört gündür konyadayım. Çok değişik bir havası var ya bu şehrin, hoşuma gitmiyor değil. Böyle çok şehir bir yer gibi, ama aslında değil. Bakıyorsun binalar minalar çok fazla gibi, doğa silinmiş gibi, sonra 1 dk gidiyorsun arabayla uçsuz bucaksız kocamanlık bir alan, doğa karşına çıkıyor, tüm ihtişamıyla, hem çok yalnız hem de çok güçlü. Hayranlık uyandırıcı. Çok küçük hissediyorsun kendini, çok güçsüz. Hem ezici bir his hem de hoşuma gidiyor. Dayak yemiş gibi oluyorsun.
Hep böyle hisli şeyler aklıma geliyor. Zaten mevlana var şehirde, gel gel çekiyor sürekli. Repçi gibi söylüyorum sözlerini çok komik oluyor. Ama çok kral adam şu mevlana. Baktım zaten aynı kafadanız, yaşasaydı iyi ahbab olurduk. Ney çalıyor, ben de yanına biraz piyano atardım, tam bir sentez olurdu. Çok duygulu ya buralar.
Ey ihtiyacı olan şeyi tam da gerektiği anda bir türlü bulamayanlar, ey en uyanık olması gereken zamanda uyuyakalanlar, ey uzaktan çöptenekesine fırlatılıp son anda sekip içeri düşemeyen çöp parçaları, ey yağmur yağar belki diye evden çıkarken alınıp yağmur yağmayınca hiç açılmayan şemsiyeler, ey botokslu bal kabakları, ey ayıklanmış balığın etinden sinsice çıkan küçük kılçık parçaları, ey habeşistanın namussuz kralları, ey manto yerine aynanın kenarına tutturulan broşlar; size sesleniyorum. Biraz önce çok acayip bir olay oldu.
Uykum gelmişti, yatayım madem dedim. Ama sonra yatınca uykum kaçtı, e o zaman müzik dinleyeyim dedim. Philip Glass amcayı açtım. Konyaaaniskatsi dinliyordum. Ama arkadan garip bir uğultu geliyor. Kaç kere dinledim böyle bir ses yoktu diyorum bu parçalarda. Sonra uykum biraz daha geldi, müziği kapatıp yatacaktım, sonra farkettim ki bu ses dışarıdan geliyor. Rüzgar var dışarıda ve bu bir uğuldama.
Tamam çok uzatıyorum ama napayım, çok emo bir şehir bu. Burda yazılar da böyle oluyor. Zaten birazdan anlatacağım olay da emotional. O yüzden sabredin. Rüzvar var dışarıda ve bu bir uğuldama. Ne saçma cümleymiş hueahuea. Neyse, bu uğuldama ağlama gibi bir ses. Çok içten böyle matem dolu. Biraz melankolik ve karanlıkta epey etkileyici bir ağlama sesi. Rüzgarın o şiddetiyle de epey görkemli bir ağlama sesi hem de. Tüylerimi ürpertti. Sonra pencereden bakayım dedim, perdeyi araladım. Dedim ya, konya o kadar da şehir bir şehir değil diye. Doğayla karşılaşma imkanınız daha fazla. Pencereden bakınca o rüzgarla savrulan ağaçları, ayın ışığıyla aydınlanmış tepeleri gördüm. O anda anladım. Ağlama sesi doğanındı.
Doğa ağlıyordu, çok içliydi. O anda gerçekten şimdiye kadar teorikle pratik arasında kalmış küresel iklim düşüncelerim pat pat pat içimde patladı. Tüm insanlığın bu doğaya yaptığı saçmalıkların tek suçlusu benmişim gibi hissettim. Gerçekten yaptığımız bunca kötülüğün sonuçlarını çıplak gözle görüyor gibiydim. İçim burkuldu cidden. O kadar içten üzüldüm ki bu yaptıklarımıza, sanki hepsini ben yapmışım gibi çok pişman oldum. Hiç bu kadar derinden hissetmemiştim çevreyle ilgili bir şeyi. Zaten hep mantık yürüterek bulduğumuz mantıklı şeyler olmuştur bu çevre konuları. Ama böyle dolaysız bir algılamayla içimde hissedince çok fazla etkilendim. Zaten emotional şehrimiz konyadayım. Zaten demin konyaaniskatsi dinlemişim. Ve zaten karanlık ve zaten doğa ağlıyor. Sonra ben de ağladım. Tüm bu yaptıklarımız için özür dileyip ağladım. Valla bak.
Ağlamayalı da epey olmuştu zaten, böyle epey ağladım, doğa da ağladı. Ağlaştık, rüzgar omzuma doğru vurunca da acaba doğa başını omzuma mı dayadı romantizmine girmedim tabi. Bu şimdi aklıma geliyor heauhae. Yani sevgili okuyucu, ben çok üzüldüm. Sizden ricam, ağlatmayın doğayı. Gerçekten tüm içtenliğimle bunu istiyorum sizden. Çevreci ve duygusal bir yazı olan emo konya yazımı burada sonlandırmak istiyorum. Zaten yeterince uzattım. İyi seneler!
