bocurgat

Posted in normalized on December 31st, 2009 by reşat

Madem ki yarın sunum günü, o zaman bloga girip yazı yazabilirim diye düşündüm. Bu da bir nevi procrastination sayılır. Psikolojideki procrastination teriminin bende çağrışan tek karşılığı şu yumurtanın dayanması hikayesi. Daha açık ve samimi ifadesi olan yumurtanın göte dayanması olayı bana argodan çok psikolojik bir terim olarak görünüyor artık. YGD olayı çok yaygın görülen bir durum. Bende çok eğlenceli bir şekilde görünse de, bazı insanların büyük derdi olabiliyor.

Ben yine de yumurtayı dayandırıp işlerimi halletmeyi seviyorum. YGD günlerinde mesela, evi temizlerim mutlaka, o bi kesin. Bulaşık ve çamaşır yıkarım, o da bi kesin. Bloga yazıyorum genelde. Bugünkü YGD günümde fotoğrafa çıktım. Harika bi hava vardı, ışık filan süperdi, allaha respect çektim. Üsküdardaki balıkçıları çektim, hepsi özünde iyi insanlar, ama balıklara o yapılanlar beni biraz soğuttu, bir de rüzgar vardı, haliylen üşüdüm.

Sonra eve geldim, doktor ötkerle iyi ahbabız bu aralar, çikolata sosu yapıp çileklerin üzerinde döktüm. Şu adını hatırlayamadığım çikolata evinde yemiştim, çikolatalı çilekler, adını da hatırlayamadım şimdi, petit birşeydi. Ama peti diye okuyoruz. Hep son harfi okumuyoruz, yani fransızlar okumuyor. Bir adam varmış, masada oturuyormuş, etrafındaki insanlara nutuk çekiyormuş, şey diyormuş, “Fransızlar salaktır, salak. Evet, salaktır. Mesela son harfleri okumazlar, eşeklik edip yine de yazarlar. Evet fransızlar salaktır.” Sonra etrafındakiler gülüyormuş. Arkadaşım anatmıştı bana, çok cinnet bir sahne, keşke ben de şahit olsaydım. Sonuçta diyip bağlıyorum; ben o çileklerin üstüne çikolata sosu döküp bir güzel yedim.

Sonra sunumumu gözden geçirdim. Daha çok görsel tarafıyla ilgileniyorum ben sunumumun. Fontları resimleri ve temayı elden geçirdim. İçeriği nasıl olsa doğaçlama da uydururum diye kısa kısa şeyler yazdım. Sonra oh bitti, bi ara tekrar gözden geçiririm diye kapatıp internete girdim. Bu procrastination olayını araştırdım. Yani YGD olayı. Ayrıca bu yumurtanın göte dayanmasını kibarlaştırmak için şey diyorlarmış, yumurtanın kapıya dayanması. Hahahah, çok komik, bir o kadar da samimiyetsiz. Kıça dayanmak da diyebiliriz belki ama o denizcilik terimi diye burda kullanmak istemedim. YGD kullanıyorum, işte o kadar.

İşte araştırırken wikipedyada, değişik şeylerle karşılaştım. Slow time diye bir olay varmış. Bu modernitenin anlamsız hızına karşı bir tepkiymiş, slow food, slow travel, slow sex gibi kısımları varmış. Benim hoşuma gitti açıkçası. Sonra dedem aklıma geldi, inanılmaz yavaş bir insandı. Demek ki dedem, modernitenin bu anlamsız hızına karşı bir duruş sergiliyormuş, biz ise bunu anlamayıp, mesela Herekeye halama giderken dedemin bakkalda yavaş hareketlerle poşete portakal doldurmasına içten içe sinir olurduk. Slow timecı dedemi burdan rahmetle anıyorum. Bebekleri severken de “çiçuv çiçuv” yapardı. Bu dünyada gördüğüm en orjinal bebek sevme şekli.

African Time diye birşey buldum, ırkçı bir söylem gibi geldi baştan, sonra araştırdım da işin iç yüzü başkaymış. Yine bu modern dünya fikirlerinin anlamsızlığı üzerine birşeymiş. Sonra Colored People’s Time diye birşey öğrendim. Adı çok hoşuma gitti ama mesela bu ırkçıymış. Amerikada yaşayan zenci ve melezlerin, yani renkli insanların, her şeye geç kalmaları üzerine bir şakaymış. CPT diye kısaltıp, haha işte CPT, yine geç kaldı diye espiri yapıyormuş beyaz adam, karşındaki zenciye. Ayıp ama arkadaşım, zenciler bi kere çok güzel müzik yapıyo, bi de çok güzel basket oynuyolar. Ben keşke zenci olsaymışım, dansları çok havalı.

31 aralığa da girmişiz. Mesela bugün sonlanmadan Konyada olmayı planlıyorum. Burdan bakınca oldukça hızlı bir hayat dede, evet. Sen de haklısın, ama bazen bu hız güzel olabiliyor. Yeni yıla girerken ne yapıyorsan bütün yıl onu yaptığını düşünen kosovalı arkadaşlarımın yılbaşına doğru kız arkadaş bulma çabası aklıma geldi. Büyük ihtimalle ben de 2010 yılında sürekli gezicem, e bu da gayet harika birşeye benziyor.

kar, yağarsan sevinirim

Posted in normalized on December 17th, 2009 by reşat

arkadaslar

Bu sefer bizim eski evin üst katında, amcamlarda oturuyoruz. Bayram olmalı ki bütün akrabalar var. Monik bile var. Ben bi çocukla oynuyorum. 6-7 yaşlarında, amcamın oğlu. Başlarda iyi oynuyoruz, ben zaten çocuklarla iyi anlaşıyorum. Neden sonra çocuk beni sinir etmeye başlıyor. Anlamsız bir sinir, kolumu ısırıyor, saçımı çekiyor, yastıkla gelip vuruyor, saçma salak çocuk hareketleri. Sabrediyorum, durmuyor hiç, en sonunda gelip sert bir tokat attı ve canım gerçekten yandı. Kendimi tutup derin nefes aldım, ama bir daha yaparsa patlatıcam bitane.

Bak işte geliyor yine, tükenmez kalem var. Gömleğimi filan çizerse bak gerçekten geçiricem bitane. Çok sinirleniyorum, anlamsız bir sinirlenme, içimden de çocuğa sinirlenir mi lan diyorum. Aha, geldi işte, çizdi gömleğimi, yeter artık ama. Çocuğa vurulur mu ya diyorum içimden, ama elim kalkmış, bir tokat yapıştırıyorum suratına. Çok kötü bir his, içimde birşeyler dağılıyo sanki. Uzun zamandır her ayrıntısını böyle hissedebildiğim ayrıntıcı rüya görmüyordum. Çocuk yere yapışıyor, amcamın oğlu. Ağlayamıyor bile. Sonra kalkıyor, ağzı yüzü kan içinde, o kadar detaylı ki görüntü, hani o rüyaların hafif buğulu havası yok hiç. LCD ekranda HD film izliyormuş gibi görüntüler. Midem kalkıyor hafif, yüzü görünce. Çocuk küçük bir iblis gibi, ağlamıyor hiç, sadece sinirli, öfkeli öfkeli bakıyor. Ayağa kalkıyor. Öyle bir bakış atıyor ki, suçlu psikolojisine giriyorum hemen. Sonra sinirli sinirli üstüme yürüyor küçük iblis. Üstüme saldıracak, antik Mayaların tüftüfcü cüceleri gibi ürkütücü bu çocuk.

Yengemler araya giriyor, çocuğu tutuyorlar, hadi sen aşağıya in diyorlar. İyi diyorum. İneyim, çocuk hala sinirli sinirli bakıyor, bağırıyor, ama ince çocuk sesi değil, sanki içine Abyssin en derin katmanlarından kaçmış bir yaratık girmiş gibi sesi. Korkuyla karışık bir acıma hissi oluşuyor içimde. Suçluluk duyuyorum, içimi kemiren bir suçluluk.

Alt kata iniyorum, bizim eski eve. Oturamıyorum, bir oraya bir buraya gidiyorum, tırnaklarımı yemeye başlıyorum. Tekrar yukarı çıkmaya karar veriyorum. Tam merdivenlerdeyim yukarıdan çığlık sesleri geliyor, ağlama çığlıkları. Ertan ölmüş, o küçük çocuk. Ben öldürmüşüm onu, bir tokatla. Ben birini öldürmüşüm, bir çocuğu, amcamın oğlunu. Nasıl bir his anlatamam. Dizlerimin bağı çözülüyor bir anda, çocuğun yanına yığılıyorum, kafam ona dönük, gözleri hala bana bakıyor, o iblis gözleri. O kadar ayrıntılı ve net ki görüntü, ölüsünden bile korkuyorum.

Sonra biraz kendime gelip ben de annemlerle birlikte ağlamaya başlıyorum. İstemeden oldu diyorum, çok sinirlendirmişti beni diyorum. Keşke vurmasaydım, ellerim kırılsaydı. Epey pişman oluyorum. Polisi arayın diyorum, ben artık bir katilim. Annem diyor, yok gitme oğlum, bilerek yapmadın, kimseye söylemeyiz. Hayır olmaz diyorum, ben bir insan öldürdüm, bir çocuk, amcamın oğlu. Çağıralım. Merve arıyor polisi, amcamın kızı. Polis gelene kadar yine bin pişmanlık çekiyorum. Hapishaneyi düşünüyorum. Hazırım verilecek cezaya. Sonra polis geliyor, alıyor beni.

Karakoldayız, çarşıda, Atatürk Bulvarının orda bir karakoldayız. Orda karakol yok sanırım gerçekte, eskiden adliye vardı, depremde yıkıldı. Neyse işte, ellerim kelepçeli birşeyleri bekliyorum. Hapise gidicem galiba diyorum. Ben bir insan öldürdüm diyorum, ama neden yaptım bunu, isteyerek mi yaptım, isteyerek yapmadıysam benim suçum ne, hem zaten haketmişti, ölmeyi değil belki ama o tokadı kesinlikle haketmişti, gözleri iblis gibiydi, içine şeytan girmiş onun, bence iyi yaptım, evet bence haklıydım, bu cezayı haketmiyorum, o bir çocuk değildi, şeytanın ta kendisiydi, zaten çocuklar sevimliliklerinin yanında böyle bir şeytanlık da taşırlar, ayrıca çocuklar eğlenceli olmalarının yanında epey salaktırlar da, zaten insanların büyük çoğunluğu salak, evet salaklar, ben bu cezayı haketmiyorum. Tam böyle suç ve ceza psikolojisi yaparken içimde, bir polis yaklaştı. Ver elini arkadaş tokalaşalım dedi, bugün benim son günüm. Bırakıyorum artık polisliği. Kelepçeli ellerimi uzatıyorum, bana bakıp samimiyetsiz bir gülüş atıyor, polis gülüşü.

Neden sonra aklıma Ertan’ın yani Ertan abimin hiç de çocuk olmadığı geliyor. Yani o benden büyük değil miydi, abimle yaşıttı, en az 29-30 yaşında vardı, hem de çocuğu vardı, sarışın adı da Ecrin. Aa rüya bu galiba diyorum içimden. Evet rüya, çözün beni, rüya bunlar, hepsi palavra. Ben kimseyi öldürmedim. Hadi çözün ellerimi ne bakıyorsunuz, o saf saf bakan polislere gidip çözdürüyorum. Sonra elimi kolumu sallaya sallaya çıkıyorum karakoldan. Merdivenlerini iniyorum, kocaman merdiveneri var, güneş ışıldıyor, çimenler yemyeşil, hayat dolu dışarısı, içim hayatla doluyor, sanki yeniden başlıyorum hayata, vazgeçtiğim, umudu kestiğim birşeye yeniden kavuşmuşum gibi. Ben kimseyi öldürmedim diyorum, ben suçsuzum ve hayat güzel, hayat yaşanası. Dans güzel, müzik güzel, güneş ve yeşil çimenler. Hepsi güzel.

Böyle hayat dolu yürürken, VIB otobüslerinin servisini görüyorum. Aha, işte bu bizim eve gidiyor, bari bineyim de bedavadan eve gitmiş olurum diyorum. O yüksek otobüslerden. Biniyorum, gidiyoruz, bu sefer başka yoldan gidiyor servis. Tüh, diyorum, şimdi inip biraz yürümem gerek, ama akşam olmuş galiba. Bizim yolun bir paralelinden gidiyor otobüs. Ben de beleşçilik yaptığım için hafif çekiniyorum, otobüs durunca hemen indim, başkası gelip binsin yerime diye. İndikten sonra da eve doğru yürüyordum. Bir ev gördüm, üç katlı, daha önce hiç görmemiştim, çünkü bu yoldan hiç geçmezdim, orası tehlikeli derlerdi. Ama bu sefer mecbur geçecektim.

Üç katlı evin pencerelerinden sarı ışık sızıyordu, içeriden müzik sesi geliyordu. Kulak kabarttım, tanıdık bir müzikti. Biraz daha yaklaştım, oha, bu benim mandalinaydı. Benim mandalina şarkısını dinliyordu evde kim varsa. Ne yalan söyleyeyim, çok hoşuma gitti nedense. Benim şarkıyı dinliyolar lan diyorum kendi kendime, sevindim epey. Sonra döndüm eve doğru yürüyordum ki, yine o Mayalıların tüftüfçü çocuklarına benzeyen 1 çocuk kesti önümü. Yine o şeytan gibi çocuklardan biri. Çevik bir hareketle elini belinden çekti, çakısı vardı, sonra arkadaşları geldi, en az 20 tane çocuk vardı. Etrafımı sarmışlardı, para mı istiyorlardı, ne istiyorlarsa verecektim, ne istersiniz alın diyecektim, hayata yeniden başlamıştım bugün. Çok hayat doluydum, ama çocuklar çok sinirliydi, buradan geçmeyecektin dediler bana, ben de savaşmak zorunda kaldım, bir iki tanesine vurup ittirdim, kaçmaya yeltendim ama etrafımı sardılar. Aynı anda üstüme gelip saldırdılar, bir tanesi sapladı bıçağını dizime, baktım oluk oluk kan akıyor, şok oldum. Sonra bir başkası sırtıma, bir başkası karnıma, iki büklüm olmuştum ama hala kendimdeydim. Bir başkası tam boğazıma doğru yeltenmişti ki telefon çaldı uyandım.

Arayan Doğuş başkandı. Napıyon reşat, ben şimdi trene biniyom 4 gibi gelirim dedi. Arkadaşlar bendeydi, ufukla mustafa. Mustafa dedim, çok acayi bir rüya gördüm. Ama çok ayrıntıcı, her anını hatırlıyorum. Anlattım ona, ufuk da jarre çalıyodu. Tam müziğe uygun bir rüya oldu. Sonra doğuş başkan geldi, serdar kanka da geldi, tam bir topluluk oluşturduk. Philip Glass konserine gittik, adamın yaptığı şeyin basitliği ve harikalığı çok güzeldi , çok beğendim.

new

Posted in normalized on December 7th, 2009 by reşat

kalplou

Şimdi, hepinize söylemek istediğim bazı gerçekler var. Ama kafam dağınık, toplu olsa bir bir söylerdim. Yine de, aklıma gelenleri yazayım ben. İlk olarak, mandalinanın rengi sarımsı ve kabuğu sertse o mandalina ekşidir. Evet bu bir gerçek. Ama bazısından çekirdek çıkıyor, onun nasıl anlaşılacağını henüz bulamadım. Ama bulunca bu gerçeği de sizinle paylaşıcağıma hiç şüpheniz olmasın.

Bir diğer gerçek de, mantı makarna dolduran makinanın olabilirliği gerçeği. Fizik dersi gibi oldu biraz, ama ben düşündüm bu makinayı, gerçekten olabilir. Hatta bir gün planını çizip buraya koyarım. Çok satar mı, sanmıyorum. Ama olsun, dünyaya bir iyiliğim dokunsun istiyorum. Bazı insanlar üşenip kıymayı içeri sokmadan atıyor makarna pişerken, onu hiç tasvip etmioyrum, yine de kendileri bilir.

Acı gerçek, mevsimlere noldu ya. Sorulu gerçek bu. Ne oldu evet, bir öyle bir böyle, tam bir ergen hareketleri durumu. Zamansız zamansız işler, garip garip ılıman havalar. Galiba birinin havaya gidip, noluyorsun hoop diye onu dürtmesi gerek. Mevsimler 1 ay kaydı kafadan. Mayısta yaz gelmiyor bir türlü. Aralıkta da kış gelmiyor. Genede böyle şeyler canımı sıkıyor.

Yeni gerçeklik kazanmış bir olay; geçen gün arkadaşın asker eğlencesine asker ceketimle gittim. Dikkat çekmek istemiştim, çektim ama hoşuma gitti mi? Hayır gitmedi. Yani banane yani ister dikkat edin ister etmeyin, ben asker ceketimle etrafınızda dolaşırken sizin imalı bakışlarınızla içimden dalga geçtim, kendi kendime güldüm. Sinsi sinsi gülmemezmiş gibi yaptım. Sonra dans ettim. Eğlendik, gece eve geldim, sonra sabah erken uyanıp okula gittim. Zor oldu gerçekten. Ama yine de, tematik oldu, asker ceketi işi.

Anlamsız bir gerçek olarak aklıma durduk yere bazı diyalogların gelmesini ileri sürüyorum. Bilinçaltımın canı sıkılıyor sanırım, diyalog uyduruyor ve bana dönüp, al bak ben yaptım nasıl olmuş diyor, ben de bok gibi diyorum. Çünkü biz biraz samimiyiz, yani bilinçaltımla. Çünkü biri sana birşey gösterip yorumunu almak istediğinde, ona bok gibi diyebiliyorsan gayet samimisiniz demektir. Kötü eleştiri yapabilecek kadar samimi olma durumundan bahsediyorum. Samimi değilsen , beğenmesen bile kıvırman gerekiyor. Mesela ben bazen garip müzikler atıyorum arkadaşlara, beğenmeyecek kadar samimi değillerse “değişikmiş” filan çekiyorlar. Çok gülüyorum ben bunlara. Zaten ben hep gülüyorum.

Yarı gerçek şeylerden de bahsedebilirim sanırım, sonuçta burası benim. Beğenmiyorsanız, saçma geliyorsa, sabah uyanınca yüzünüzü iki parmağınızın ucunu ıslatıp yıkamıyorsanız, uzun cümleleri seviyorsanız, sakızları çiğnedikten sonra garip yerlere yapıştırıyorsanız, rüya görmüyorsanız, şaşırmayı sevmiyorsanız ben de sizi sevmiyorum. Rahat düşünüyorsanız, telefonlarımı gülerek açıyorsanız, kulaklıkla müzik dinlemeye bayılıyorsanız, cam kenarında yolculuğu tercih ediyorsanız, entel ile entelektüel arasındaki farkı biliyorsanız, durduk yere zıplayabiliyorsanız, sabah uyandığınızda öksürmüyorsanız, hayatı seviyorsanız ben de sizi seviyorum demektir. Ama bunların veya benim gerçekle ne alakam var, pek görüşmüyoruz onunla biz. Yarı gerçekler şunlardı; ben bir kısa film çektim ve bitane de roman yazdım. Ama yani tam değil, kafamda yazdım. Kafama çekip yazdım yani. Bu gerçek olursa o zaman undergroud forumlara link atarım. Belki orada karşılaşırsınız.

Şimdilik bu kadar, bir de, hayat güzel, valla bak. Ben de derinlemesine mutluyum. Ha bir de şey duydum, 2012 de allah bir açıklama yapıcakmış. Biz her şeyi buraya kadar düşünmüştük, burda kıyamet patlatcaktık ama yine de isteyen kalabilir, isteyen öbür dünyaya geçebilir diyecekmiş. Bizden de kim bu dünyayı sevmiyorsa, sigara içiyorsa, konvers giyiyorsa, kızlardan bıyıklı ve sakallı olanlar, erkeklerden koltukaltını traş etmeyenler, her iki cinsten de dişlerini fırçalamayanlar, dinciler, anti-dinciler, tüm faşistler, bazı dinazor komunistler, bukoswkiciler, olasılıksızın yazarı adam, ahmet hamdi okumayan edebiyat öğrencileri, woolf sevmeyen kitapseverler, tüm alterno gruplar, eğlenmeye gidip dans etmek gerine dikilip etrafa bakınan sıkıcı insanlar, okan bayulgen, turistleri kazıklamaya çalışan tüm satıcılar, sifonu çekmeyen insanlar, yere tükürenler, otobüste telefonla konuşanlar, tüm işkolikler ve tüm grip türevlerinin mikropları bu dünyayı terk edecekmiş. En azından bana öyle geldi yani.

Bazen bakıyorum ki geleceğin geleceği yok, ben de gidip kendim alayım diyorum.