i’m deeply happy

Posted in normalized on May 30th, 2009 by reşat

Binalara sarılamamak ne ilginç olay. Özlediğim her şeye karşı içimde oluşan ilk tepki sarılmak sanırım. Eve gelince özlediklerieme sarılmak güzel bir duygu. 20 sene oturduğum evi de özlediğim için ona da sarılasım geldi. Kollarımın sarabileceğinden biraz büyük olduğu için duvarlarına dokunmakla yetindim. Elimi değdirdim kendi odamın duvarlarına, sanki yıllardır görmüyormuşum gibi. Sanki özlem hissim gelişmiş, ilerlemiş, olgunlaşmış gibi. Artık sanki daha iyi özleyebiliyormuşum gibi. Çok acayip bir his.

Özlem sevdiğim için diğer her şeyi daha fazla özlüyor olabilir miyim acaba. Mantı yiyen insanların daha mantıklı olması gibi. Tüm hislerimin akıp gittiği yol sanki tıkanmış ta artık açılıyor gibi. Ne harika şey şu yeniden yaşıyorum hissi. Ömrümde gördüğüm en güzel şeylerden biriydi o üzerindeki siyah giysi. Ellerini ovuşturuyor sürekli sinekler, sanırım onlar tam bir sinsi. Gördüğü her şeye anlamını kendisi katıyor bizim insan cinsi. Ama şunu söyleyebilirim ki, i’m deeply happy.

Erik çok güzel olay. 1 mayısta eriğe başladım. İlk başladığım günlerde kilosu 12 tl olan papaz erik, şu günlerde küçük bir domatesi andıracak kadar büyüdü ve genelde iyisinin fiyatı 6 tl. Ekonomik durumum erik kurlarıyla yakından alakalı olduğu için ben de onları yakından takip ediyorum. Koşuyorum zıplıyorum belki ama aslında en çok yüzmek istiyorum. Suyun altında müzik dinlemek o kadar da abuk birşey olmamalı bence. Bunu gerçekten istiyorum.

Hindistan acayip bir memleket, onu iyice incelemek istiyorum. Tüm arkadaşlar, yıllarca pdflerden okuyup çalıştığınız kama sutranın hard copy versiyonunu hepinize hediye etmek en büyük hayalim. Hediye almayı çok seven adolf hitler sanırım hindistanda kafayı yiyebilir. Şizofren olmak o kadar da kötü birşey olmayabilir. Mantının üzerine dökülen sos nasıl yapılıyor, anneme sorayım o kesin bilir. Acaba bu köri sosu, sucukla nasıl yenir. Bir şeyler söylemek istiyorum ama bilmem ki nasıl denir. Pek zannetmiyorum ki bu dünyada yaptıkarımızın cezası burada ödenir. En iyisi ben gideyim, yoksa yine buraya bir sapık gelir.

gup!

Posted in normalized on May 18th, 2009 by reşat

Bundan çok da eski olmayan bir zamanda, dünyanın en güzel ülkelerinden birinde, sevimli, ufak tefek bir kız çocuğu yaşarmış. Bu kız şehirden uzak, çimenleri yemyeşil, ağaçları upuzun, papatyaları bembeyaz, laleleri sapsarı, orkideleri pespembe, gülleri kırkıpızı olan bahçeli bir evde annesi ve üç kız kardeşiyle birlikte yaşarmış. Hayatta en sevdiği şeyler; domates, kardeşleri ve annesiymiş. Annesi bahçesindeki çiçekleri de en az kızları kadar sever, onları birbirinden ayırmazmış.

Bu ailenin yan komşusu, yaşlı olduğu kadar aksi olan, suratında dünyanın değişik memleketlerinin haritalarına benzer kırışıklıklar bulunan kambur ve yalnız bir ihtiyarmış. Ama bu melun kadın, nasıl beceriyorsa, bahçesinde düyanın en güzel, en kırmızı, en yenilesi domateslerini yetiştirirmiş. Suratına bakan herkesin de anlayabileceği gibi, bu kadın oldukça cimriymiş. Domateslerini kimseye vermez, özellikle gözleri sürekli domateslerinde olan küçük kıza kaşlarını çatarak bakarmış.

Kız ne zaman evde oturup tek başına hayal kurmaya başlasa, yan komşunun bahçesinden sürekli ağlama ve inleme sesleri gelirmiş. Hemen koşup yandaki bahçeye bakan kız kimseyi göremezmiş. Ama içeri girdiğinde ağlama sesleri yine başlarmış. Domatesleri çok sevdiği için üzülen kız da onlarla birlikte ağlamaya başlarmış.

Günlerden bir gün, tüm korkularını bir kenara bırakan kız, gizlice bahçeye girmeye karar vermiş. Yaşlı kadını gözetleyen kız, onun her öğleden sonra derin bir uyku çektiğini öğrenince bu fırsatı kullanmaya karar vermiş. Sıcak ve tembel bir Pazar öğleden sonrasında bahçeye girmiş. Önceleri sadece yaşlı kadının horultusunu duyan kız, domateslere yaklaştıkça onların ağlama seslerini yeniden işitir olmuş. Domateslere iyice yaklaşan kız, bir domatese dokunur dokunmaz domates gözlerini açıp kıza bakmış. Bir iki saniye öylece kızın gözlerine baktıktan sonra, domates tekrar ağlamaya başlamış.

Domatese çok üzülen kız, eliyle domatesin gözyaşlarını silip ona neden ağladığını sormuş. Domates de ona “Biz ağlamayalım da kim ağlasın. Yeşildik kırmızı olduk, eskiden bu topraklarda bolduk, biribirine fırlattı insanlar bizi, kimse tarafından yenemeden solduk. Biz ki buraların en güzel domatesleriyiz, ama yenmeden çürüyeceğiz. Biz ağlamayalım da kim ağlasın.” demiş. Domates öyle güzel gözüküyormuş ki, onu alıp ısırmamak için kendini zor tutan kız, domateslerin yenmeyişine oldukça şaşırmış. “Nasıl olur da kimse sizi yemez?” diye merak etmiş. Domates de ona “Her yaz ağustos ayında bir kamyon gelir ve bu bahçedeki tüm domatesleri toplayıp götürür. Götürülen Bunol köyünde kimse domatesleri yemez. Yemek yerine domatesleri biribirlerine fırlatıp eğlenirler. Ama biz de her domates gibi ısırınılp yenmek isteriz. İşte bu yüzdendir ağlamamız.” demiş ve tekrar ağlamaya başlamış. Domatesin dediklerine içi ezilen kız, onu kurtarmak için domatesi kopardığı gibi cebine atıvermiş. Etrafında onu izleyen onlarca domates “Bizi de götür! Bizi de!” diye kıza yalvarmışlar. Kız da ceplerine sığabildiği kadar domatesi toplamaya çalışırker birden uzaktan sinirli bir vızıltı sesi duymuş.

Kafasını kaldırıp vızıltının geldiği yöne bakan kız, ona doğru sinirli bir şekilde uçan hain arı sürüsünü görünce korkudan bir çığlık atıp evine doğru koşmaya başlamış. Fakat küçük bir kız olduğundan ve ayrıca domatesler de ağırlık yaptığından pek hızlı koşamıyormuş. Arılar ona gittikçe yaklaşmış. Kız koşarken domateslerden birkaçı dengelerini kaybedip “gup!” diyip yere düşmüş. Kendi bahçesine doğru koşan kızı yakalamak üzere olan hain arılar birden “hişt!” diye bir ses duymuş.

Sesin geldiği tarafa doğru bakan arılar kimseyi göremeyince kuşkulu bir ifadeyle tekrar kızın peşine doğru uçmaya başlamışlar. Tam kıza yaklaşmışken yine “hişt!hişt!” sesini duymuşlar. Bu sefer sinirli bir şekilde, tek kaşları havada sesin geldiği yöne doğru bakan arılar birden biribirinden güzel, rengarenk ve hoş kokulu çiçekleri görmüşler. Çiçekleri görünce akılları başlarından giden arılar, kızı bırakıp çiçekleri doğru uçup onları öpmeye başlamışlar.

Annesinin güzel çiçekleri sayesinde arılardan kurtulan kız, hemen kardeşlerinin yanına koşup cebindeki domatesleri çıkarmış. Onların hikayelerini anlatmış. Gözlerini kocaman açıp kardeşlere bakan domatesler “Sizden rica etsek, bizi bir güzel yer misiniz acaba?” diye sormuşlar. Hepsi de domatesi çok seven kardeşler, bu cazip teklifi kabul edip onları bir güzel yemişler. Domates yedikten sonra midelerinden gelen sesleri dikkatlice dinleyen çocuklar, bu gurultuların aslında domateslerin şen kahkahaları olduğunu farketmişler. Eğer siz de güzel bir domates yedikten sonra midenizden gelen sesleri dikkatle dinlerseniz, siz de bunların domateslerin yenme sevincinin sesi olduğunu farkedebilirsiniz.

teneke kutudaki koyunlar

Posted in normalized on May 16th, 2009 by reşat

Şimdi hatırlayamayacağımız kadar çok eski bir zamanda, buradan göremeyeceğimiz kadar çok uzak bir ülkede bir çoban yaşarmış. Bu çobanın birbirinden neşeli ve akıllı koyunlardan oluşan bir sürüsü varmış. Bu koyunların geceleri uyudukları ahırın etrafındaki çiti yapan marangoz; biraz acelesi olduğundan, biraz da aklının başka yerde olmasından olsa gerek çiti yaparken koyunların çıkabileceği bir boşluk veya bir kapı yapmayı unutarak çiti tamamen kapatmış. Bu sürünün çobanı da koyunlarını ülkenin uçsuz bucaksız ve yemyeşil çayırlarına götürmek için onlara çitin üzerinden atlamayı öğretmiş. Koyunlar da gezmeyi çok sevdiklerinden ve çok da akıllı olduklarından çitin üzerinden atlamayı hemen öğrenmişler. Çoban her sabah koyunları çitin üzerinden atlatıp gezmeye götürür, yine her akşam onları çitin üzerinden atlatıp ahırlarına geri götürürmüş.

Çoban her akşam koyunlarını, bir eksik olup olmadığını anlamak için çitin üzerinden atlarken sayarmış. Başlangıçta saymakta hiçbir zorluk yokmuş, ama saymaya devam ettikçe esnemeye başlıyormuş. Birden yorulduğunu hisseden çoban önce oturuyormuş, sonra biraz da uzanıp saymaya devam ediyormuş. Sayarken göz kapakları öyle ağırlaşıyormuş ki kapanmasınlar diye onları bir iple ağacın dalına bağlamayı bile düşünüyormuş. En sonunda dayanamayan çoban sayarken uykuya dalıveriyormuş. Neyse ki koyunlar ve düşünceli hayvanlar olduklarından çobanı uyandırmadan ahırlarına geri dönüp iki belin lafını kırıp, günün yorgunluğunu atıyorlarmış.

Koyunların asıl sahibi zengin mi zengin, göbekli mi göbekli, sakallı mı sakallı , iyi huylu ve uykulu bir adammış. Bu adamın gözleri uykusuzluktan kıpkırmızıymış. Bunun nedeni de geceleri uyumayı bir türlü başaramayan karısıymış. Geceleri ne kadar denerse denesin uyuyamayan kadın, sinirlenip hıncını kocasından alır ve onu da uyutmazmış. Bu yüzden adam gün boyu bulduğu her boşlukta hemen uyuklarmış. Eğer karısı onu uyuklarken yakalarsa ona çok kızarmış.

Karısına görünmeden uyuyabileceği bir yer arayan adam bir akşam çiftliğin etrafında dolaşırken çitin üzerinden atlayan koyunları görünce çok şaşırmış ve onlara bakmak için çitin yanına gitmiş. Çoban etrafta görünmüyormuş. Adam koyunların yakınına gidince yerde uzanmış uyuyan çobanı görmüş ve ona çok imrenmiş. Ama bunu gizlemiş ve çobanın yanına giderek ona kızgın numarası yapmış. Çobanı dürterek uyandırmış. Çiftliğin sahibini görünce çoban çok korkmuş. Kekeleyerek özür dilemiş, koyunları sayarken göz kapaklarının 2 ton çektiğine yeminler etmiş ve af dilemiş. Taviz vermeyen adamı ikna etmek için isterseniz kendiniz deneyebilirsiniz, koyunları saymaya çalışan herkesin dayanamayıp uyuyakalacağını iddia etmiş. Adam da denemek için çitten atlayan koyunları saymaya başlamış. Saydıkça esnemiş, uykusu gelmiş. Çimenlere uzandığı gibi uykuya dalmış. Adamı rahatsız etmekten çekinen çoban da yanına oturup sessizce beklemiş. Adam böylece saatlerce uyumuş.

Kocasını merak eden kadın da dışarı çıkıp etrafı dolaşmaya başlamış. Ahırın yanından geçerken çitin üstünden atlayan koyunları ve çobanla uyuyan kocasını görmüş. Saatler geçmesine rağmen koyunlar hala çitin üzerinden atladığına göre demek ki adamın çok fazla koyunu varmış. Kocasını yine uyurken yakaladığı için çok sinirlenen kadın uyuyan adamı ayağıyla dürterek uyandırmış. Karşısında karısını gören adam kabus görüyorum sanmış ama gerçek olduğunu anlayınca gözlerini kocaman açarak sevinçle karısına nasıl uyuyabileceğini bulduğunu söylemiş. İnanmaz gözlerle ona bakan karısı bilmiş bilmiş nasıl diye sormuş. Koyunları sayarken insanın elinde olmadan uykuya daldığını anlatan adama inanmamış ve onu terslemiş. Ama adamın ısrarları sonucu o da oturup koyunları saymaya başlamış. Sayarken o da esnemeye başlamış. Saydıkça göz kapakları yavaş yavaş inmeye başlamış ve yıllar sonra ilk defa uykuya dalabilmiş. Hatta öyle derin bir uykuya dalmış ki, ne kendisi uykuya dalınca sevincinden çığlık atan kocasının sesini, ne de daha sonra onun yanında uyuyakalan kocasının ve çobanın horultuları onu uyandıramamış.

Ertesi sabah günün ilk Işıklarında üçü birden uyanmış. Öyle neşeli, öyle huzurlu uyanmışlar ki birbirlerine sarılıp dans etmeye başlamışlar. Daha sonra adamın evine gidip güzel bir kahvaltı yapmışlar, şarkılar söylemişler. Çoban bundan sonra bu çiftliğe yerleşip o ailenin çocuğu olarak yaşamaya başlamış. Kadın ise her gece hayalinde çitin üzerinden atlayan koyunları sayarak uyuyabilmeye başlamış. Bu sayede herkes huzurlu bir uyku çekiyormuş; adamın gözleri artık kızarmıyor ve kadının kaşları da artık çatmıyormuş. Çoban yine her gün koyunlarıyla birlikte yemyeşil çayırlarda dolaşmaya çıkıyormuş. Çiti yapan marangozu tekrar çağıran çiftlik sahibi de koyunlar için bir kapı yaptırmak istemiş. Ama yine dalgın olan marangoz bir boşluk açayım derken tüm çiti yıkmış. Fakat koyunlar çobanlarını ve sahiplerini çok çok sevdiğinden çiftlikten kaçmamış. Bu olaydan sonra insanlar ne zaman uykuları kaçsa bu koyunları saymış ve rahatça uykuya dalmış.