şimdi gerçekten sıkıldım işte

Posted in normalized on March 30th, 2009 by reşat

Selamlar, ben sunucunuz Reşat Vulfoğlu. Bu akşam size dünyanın en ilginç tartışma programlarından birini sunmak istiyorum.

Sebebiyse insanların en çok canlarının sıkıldığı, en saçma işlerin vuku bulduğu, seçimlerin bile o gün yapıldığı, ertesi günün hep pazartesi olduğu gün olan pazarın içinde bulunduğum gün olmasıdır. Gerçekten başka bir sebebi olduğunu sanmayın sakın.

Şimdi size konuklarımı tanıtmama izin veriniz lütfen.

Jöntürklerden Tamek Pantürk ve Antidemokrat asker Kenan Pekyaman programımıza hoş geldiniz.

Kendi adıma, epey hoş buldum doğrusu.
Yüce türk milleti adına, hoşbulduk.
Şimdi dostlar, size sormak istediğim soru şudur ki; bu seçim kirliliğinden siz de çok sıkılmadınız mı? Yani hem görüntü kirliliği, hem ses kirliliği hem de israf yani, ayıptır günahtır, çok sinirlendim bak.
Kendi adıma şunu söyleyebilirim, kesinlikle haklısınız. Nedir yani bu bayraklar, hepsi kırmızı. Bence her partinin kendi rengi olmalı. Bir de her partinin bir meyvesi olsa fena olmaz. Mesela ben parti kuracak olsam, meyvem tabii ki de mandalina olurdu.
Mandalina demişken, erik ne zamana çıkıyor acaba, gözlerim yollarda kaldı. Ben parti kursam kesinlikle yeşil eriği seçerdim. Yaşasın papaz eriği! Bence bu acayip bıyıklı, fotoşop suratlı insanlar yerine meyveler adaylığını koysa, hayat bayram olsa.

Tabii, sizi de anlıyorum. Bir dörtlükle devam etmek gerekirse:

Ki aslında pek gerekmiyor buraya dörtlük
Neredesin, ey benim bitanecik canım gözlük
Türk dil kurumu ile aramda yok hiçbirşey
Yine de ararsın hep ceplerimde sözlük

Bir de, şu saatlerin bir saat ileri alınması konusu var ki, size bunu sormaya biraz çekiniyorum doğrusu.
Kanka o meseleyi de hiç anlamış değilim, sabah uyanıyorum 10′da ama aslında saat 11′imiş. Nasıl iş kafam basmıyor. Einstein amca demişti, bu zaman göreceli biri diye, ama kime göre işte, sorun orda. Eğer zaman bana göreyse bence saat 10. Bunu da böyle bilin lütfen.
Çok saçma konuşuyorsunuz bayım. Bir kere bence bu uygulamanın pazar gününe denk gelmesi harika bir olay. Çünkü pazar öyle sıkıcı bir gün ki, bir insanın beynini üçe bölüp, acayip kıyafetler giydirip, anlamsız fotoğraflar çekip, dünyanın en saçma diyaloğunu bile yazdırabilir, o yüzden ayağınızı denk alın, beni kızdırmayın.
Baylar, lütfen biraz sakin olalım. Burada medeni ve meyveli bir tartışma programındayız. Türkiyeden 80 desek, avrupadan da 20 gurbetçilerden, en az 100 milyon insan sizi izliyor, ayıp lütfen.
Neyse, değinmek istediğim bir konu da şudur ki; dünyanın en saçma şeyleri genelde pazar günü olur, mesela seçimler. Bu konudaki görüşlerinizi tüm dünya merak ediyor olabilir. Etmese de ben ediyorum en azından, yetmez mi? Bir paralel evrende ben tüm dünyayı temsil edebilrim. O yüzden beni küçümsemeyin dostlar.
Sizi küçümsediğimi de nereden çıkartıyorsun allasen? İlk olarak, çocukluğumdan beri gözlemlediğim kadarıyla; gerçekten tüm saçma işler pazar gününe denk gelir. Öyle ki, sıkıntıdan patlayıp televizyonu açtığınızda gördüğünüz şey şahane pazardır. Uygur kardeşlere burdan sesleniyorum, ulan zaten sıkıcı bir gün, bir de neden siz üstümüze geliyorsunuz. Ayıp denen birşey var. Seçimin pazar olması bu açıdan bakıldığında normal bence.
Tamek arkadaşıma katılmakla birlikte, şunları da ilave etmek istiyorum. Bakın arkadaşlar, bu pazar aslında bizim tatilimiz değildir. Bu tamamen hristiyanların icra ettiği organize bir sıkılma günüdür. Onlara göre tanrı dünyayı 6 günde yaratmış ve pazar günü dinlenmiştir. Tanrının dinlendiği gün kutsalmış, ama ben papa olsaydım, pazarı hafta takviminden çıkartırdım. Bunun için kendi içinde mantıklı sebeplerim var. Tanrının dinlenmesi demek, tanrının yorulması demektir. Tanrı yorulmaz birşey olduğndan diyalektik felsefeye bir fırsat vermeden bu gün kaldırılmalıdır ki insanlık bunu sorgulayıp papalığı zayıf noktasından vurmasın. Gayet zekice bence.
Gerçekten dahiyane fikirleriniz var, saygıdeğer Kenan Pekyaman. Program şefimin ordan yaptığı el kol hareketlerinden anladığım kadarıyla artık programı kapatmam gerekiyor. Çünkü bu metni bir insan pazar günü okuyabilir. Gerçekten gelince her şey üst üste gelmeye başlıyor. O yüzden temkinli olmakta yarar var. Burada bitiriyoruz. Seyirciyi selamlayalım.
Aa durun, ben flütümle süper baba çalmak istiyorum.
Tamam kapanışı böyle yapalım o zaman.

Sevgili seyirciler kalın esen
Nolur reşat, biraz yoğurt yesen
Ama napayım, bulanıyor midem
Elinizden öper Ümit Besen

Hoşçakalın

Eywallah kankalazörler.

cuma gecesi

Posted in normalized on March 11th, 2009 by reşat

Rüyamda rüya görüyordum. Rüyamdaki rüyada; tiyatroda en önde oturmuş, kendi yazdığım bir oyunu izliyordum. Oyunumda iş kadınları vardı; beyaz gömlekli, dar kısa etekli. Takla atıyorlardı, hulahop çeviriyorlardı hatta havada parande atanları bile vardı. Sonra birden rüyamdaki rüyadan uyandım. Yine kendi yatağımdaydım, kendi odamdaydım, üsküdardaydım. Yer acayip bir şekilde sarsılıyordu, deprem oluyor sandım, hani o beklenen büyük ıstanbul depremi. Yatak odasından çıktım, dengemi sağlamak için duvarlara tutunarak salona kadar gittim. Masadaki bilgisayar devrilmişti, raftaki kitaplar düşmüştü, tavandaki asansör lamba şiddetle sallanıp tavana vuruyordu. Masada gözüme ilişen cep telefonumu kaptığım gibi evin kapısından merdivenlere fırladım. Tüm apartman merdivenlerdeydi, inmeye çalışıyorlardı, kalabalıktı. Düşe kalka, ite kaka aşağıya inmeyi başardım. Sitede oturan herkes evinden çıkmıştı, yer şiddetle sallanıyordu ama evlere birşey olmuyordu. Acayip bir kalabalık vardı ve gece vakti olmasına rağmen, acayip turuncu bir ışık gökyüzünü aydınlatmaktaydı.

Aşağı inince birden aklıma ailem geldi, meraktan ölürler, hemen iyi olduğumu haber vereyim dedim. Telefonu açtım, rehbere girdim, ama rehber bomboştu, o durumun şaşkınlığı rehberimin boş olmasının şaşkınlığından daha büyük olduğu için bu durumu boşverip ezberden babamın numarasını çevireyim dedim. Ama bir türlü numara aklıma gelmiyordu. Numarayı hatırlamaya çalışırken birden babamın adını da hatırlamadığımı farkettim; ne babamın, ne annemin, ne de kardeşlerimin. Hepsini sadece kafamda bir olgu olarak hatırlıyordum. Hepsini teker teker düşününce ne yüzleri geliyordu aklıma ne de bir anı. Deliriyorum sandım, ama bu olayın etkisiyle yaşadığım bir tramvadır heralde diyerek kendimi ikna ettim.

Dışarısı aşırı kalabalıktı. Bu kadar insanın bu sitede yaşadığını asla hayal edemezdim. Geniş site sokaklarında adım atacak yer yoktu adeta. Her tipten insan vardı sokaklarda. Hiçbirini tanımadığımı farkettim, ama bunu önemsemedim. Çok güçlü bir panik sarmıştı insanları, ben ise biraz daha sakindim, olayı analiz etmeye çalışıyordum. Deprem gibiydi; sarsıntı hala devam ediyordu, şiddetli olmasına rağmen hiçbir binaya zarar vermiyordu. Hatta dakikalar geçtikçe alışıyordum, ama diğer insanlardaki panik git gide artıyordu, insanlar biribirine bakıp çığlık atıyordu. Sonra birden bir ses duyuldu. Hem tiz bir sesti; kulakları tırmalayan, hem de tok bir sesti; yeri göğü inleten. Galiba kıyamet kopuyordu.

Birden çok üşüdüğümü farkettim; biraz hareket edip ısınmak, biraz da bu panik ortamından uzaklaşmak için yürümeye başladım. Bağlarbaşına doğru yürüdüm. Hava parlak bir turuncu ışıkla aydınlatılmıştı, gökyüzünde kırmızı bulutlar vardı. Ve o ses hala devam ediyordu, sanırım sûr dedikleri şeydi. İnsanı delirten bir sesi vardı, sürekli içimden saçımı başımı yolup kendime zarar verme isteği uyanıdırıyordu. Yukarı doğru yürüdükçe ne kalabalık azaldı, ne de panik havası. Ben de daha fazla yürümeye karar verdim, altunizadeye yürüdüm, ordan da köprü yoluna geçtim, belki orası daha az kalabalıktır diye. Körpüye biraz yaklaştım, deprem videolarındaki gibi sallanıyordu köprü, üzerinde araçlar vardı. Yollar iş çıkış saati gibi kalabalıktı, yine trafik vardı. Kıyamet günü bile köprüde trafik vardı.

Etrafımdaki insanlar bağırıyor, ağlıyor, koşuyor, düşüyor, kalkıp yeniden kendini bilmez bir şekilde bir tarafa koşturuyordu. Daha sonra insanların elbiseleri dikkatimi çekti. Hepsinin elbisesi çok boldu. Adamın tişörtü repçi tişörtleri gibi olmuştu, pantolonu da belinden düşüyordu, komik bir görüntüydü. Herkes repçi gibi olmuştu. Biraz daha inceleyince farkettim ki, insanlar küçülmeye başlamıştı. Elbiseleri ise aynı kaldığından, hepsi repçiye dönüşmüştü. Atmosferin verdiği gerginliğe rağmen bunu farkettiğimde kahkaha atmadan duramadım. Ama insanlar git gide küçülüyordu artık. Sarsıntı durmuştu, hava daha da kızıllaşmıştı. Köprüye doğru yürüdüm, insanlar küçülmüş, belimin biraz üstünde bir boyla, ama eski büyük elbiseleriyle etrafta koşturuyorlardı.

Köprüye vardığımda insanlar bel hizamın biraz aşağısına kadar küçülmüşlerdi. Bazıları elbiselerin içinden çıkmış, küçük çocuklar gibi çırılçıplak koşup çığlık atıyordu. Ama insanlarla birlikte onların sesleri de küçülmüştü. Sadece sesleri de değil, onlar için hissettiğim her his etkisini kaybetmeye başlamıştı. Mesela ağlayan bir insana hissettiğiniz o garip acımaya benzeyen üzüntü duygusu, sanki insanlarla bilrikte küçülmüştü. Onlara duyduğum kaygı, merak, sevgi ve diğer tüm hisler onlarla birlikte küçülmeye başlamıştı. Artık daha az dikkatimi çeker oldular.

Tüm tanıdıklarımı düşündüm, hiçbir yüz gözümün önüne gelmiyordu. Hiçbir anıyı getirmiyordu bana hafızam. Benim için önemli olan insanları hatırlamaya çalıştım; yakın arkadaşlarımı, sevgililerimi. Hepsi küçülmüştü sanki; onların önemi, kendileri, anıları küçülmüştü, azalmıştı. Onlara karşı tüm hislerim, onlarla bilrikte küçülüyordu, çok acayip bir histi. Sûr’un o delirtici sesi gitmişti. İnsanların boyu bir karışa kadar küçülmüştü. Etrafta sadece elbisler vardı. Araçların içinde sadece elbisler vardı. Ya aracın birinin içinden, ya da gökyüzünden; arabik bir müzik geldiğini farkettim.

İnsanlar artık gözle görülemeyecak kadar küçülmüştü. Belleğimdeki tüm insanlar da onlarla birlikte küçülmüştü. Ne bu şehirde, ne de başka bir şehirde kimseyi tanımıyormuşum hissine kapıldım. Hatta hayatta hiçkimseyi tanımıyormuşum hissi gerçekten delirticiydi. Köprüden avrupa yakasına geçtim yürüyerek. O gizemli arabik müzik de hala devam ediyordu. Sokaklar araçlarla kaplıydı. Barbarostan beşiktaşa inerken araçların içindeki elbisleri görebiliyordum. Ama hiçbirşey tanıdık gelmiyordu artık bana. Sahile kadar indim, denizin rengi mordu ve fokurduyordu. Sıcak bir rüzgar esiyordu sahile doğru, etraftaki kağıtlar uçuşuyordu. Sonra herkesin, her şeyin yok olduğunu farkettim, ama bana birşey olmamıştı. Bu iyiydi. Peki ama sonra bana ne olacaktı. Herkesin gitmiş olduğu fikri rahatlatıcı geldi, ama hekes kimdi ki. Hiç tanıdığım birşey yoktu. Etrafa bakındım, keşke fotoğraf makinam yanımda olsaydı dedim. Eve gidip almayı düşündüm, motora atlayıp karşıya geçecektim, acaba motoru kullanabilir miydim. Sonra karşıdan da bir arabaya atlar eve kadar sürerdim. Kameramı kaptığım gibi arabaya atlar, mesela köprünün çıkışından o yoğunluğu ve boş arabaları alabileceğim bir kadrajdan güzel bir kare çıkartabilirdim.

Bunları düşünürken birden uyandım. Saat 11.30 olmuştu. Yani en fazla 15 dakikadır uyuyordum, ama sanki 2 saattir bu rüya-kısa film karışımının içindeydim. Ne acayip şeydi ya. Bilinçaltım kim bilir kaç bin şeyi birleştirip bunu çıkarmıştı ortaya. Ama hiç yorumlayacak halde değilim. Sanırım gördüğüm en distopik rüya bu. O çalan arabik müziği aradım, ama tam istediğim gibi bulamadım. Gotik gibiydi ama arapçaydı filan. Neyse, bilinçaltıma bu güzel rüya için teşekkür ediyorum, acaba delirdim mi diye de düşünüyorum.