Lounge Lizards

Posted in normalized on November 12th, 2008 by reşat

Koşturmalı koşturmalı böyle, bacakları açmalı. Ne kadar zaman oldu acaba koşturmayalı. Sanarsınız çok, ama daha geçen sabah koşturmuşumdur, kaçmaya çalışan hain bir otobüsü yakalamak için. Ama sanki uzun zamandır koşturmamışsın hissi veriyor bu şehir. Daima kalabalık yollarıyla hayattan sıkılıp onu boş birşey sandığınız bile oluyor. Hatta bazen kalabalık üstünüze üstünüze geldiğinde; bu insanlardan, bu şehirden, bu trafikten, bu yollardan, bu kendinizden bıkıyorsunuz. Bu kendiniz aslında iyi biridir, ama şimdilik ondan bıkmışızdır, gitsin. O gitse belki yalnız kalırız. Yalnızlık ne acayip şey, hem neden yanlız değil de yalnız, bunu bazen düşünürüm işte.

 

Yalnızım deyince sanki; evinin sıcak odasında, keyfi yerinde, şımartılarak büyümüş, para ve israf içinde yüzen, üniversiteye üç çizgi adidas eşofman altına parlatılmış konversle giden, saçları sarışın ve bukleli, parmakları ince uzun ve parlak pembe ojeli, burnu kemikli, çenesi general çene,boyu uzun, cantası kozmetik dükkanı, aklı düşük özkütleli bir nöron yığını, göğüsleri hacimli mağrur ve dik başlı, konuşması buz tutmuş yolda yürümeye çalışan bir çift kundura ayakkabı, sesi akordu bozulmuş bir kemanla çalınan en tiz notalardan bestelenmiş bir adagio, giysileri fotoşopta rek özü yanlışlıkla epey arttırıldıktan sonra bir de üzerine dodge atılmış bir layer, gözlerinin etrafı yeni boyanmış bir ev duvarı, şımarık mı şımarık, çekilmez mi çekilmez, gerzek mi gerzek bir teenage kızın hayatta kendine sorunlar uydurmak için en yakın kankidişine söylediği bir lafmış gibi geliyor.

 

Yanlızım deyince ise;  büyürken ailesinden sevgi ve şefkatten başka birşey almamış, nereye geldiyse tek başına ve tırnaklarıyla gelmiş, gogolün paltosundan bitane de vestiyerinde olan, kısa saçlı, orta boylu, komunist sakallı, sivri burunlu, kalın kaşlı, kırışık suratlı, donuk bakışlı, kalın sesli, çok arkadaşlı ama az dostlu, işini bilen, oldukça zeki, güvenilir, gururlu bir adamın deniz kenarındaki bir banktan geçen gemilere bakarken yanında oturan eski sevgilisine, derinden bir itirafmış gibi geliyor.

 

Kalabalık şehirde yalnız olmak da çok sinir bozucu iş. Mesela olsan şöyle güneybatının sessiz vilayetlerindeki ufak deniz kıyısı kasabalarından birinde, tek başına bir evde yaşasan, herkesten uzak,  kelimenin her anlamıyla yalnız,  o zaman sinir bozmaz. O zaman yüzleşirsin işte yalnızlığınla. Onunla tanışırsın gerçekten, oturtursun karşına, gözlerinin içine bakarsın. Belki o zaman görürsün onu, halledersin ne derdin varsa, anlaşırsın tüm konularda. Sonra gidip dönersin asıl nerdeyse hayatın, arar bulur geri alırsın onu, sarılırsın sımsıkı. Ama burda öyle mi, hertaraf insan ama sen yalnızsın. Gel de sinir olma. Mesela şey olsa çok fena, ailenle yaşarken yalnız olsan, of o fena gerçekten. Odanın kapısını kapatana kadar çekilecek eziyet ne fenadır öyle. Sözde en yakındakilerdir içerdekiler, en yalnız olmaman gereken yerdir o ev. Ama yine de yalnız hissediyorsan, o zaman gerçekten bunalırsın işte. Bu en sıkıntılı yalnızlıktır bence.

 

Stalker gibi tek başına dolaşmak, tek başına birşeyler yapmak hoşuma gittiği için, bir iki aydır böyle şeylerin peşinde koşturuyorum. Bunun sonucu olarak her türlü yalnızlık hissini tattıktan sonra, bunları nasıl ve ne ile yeneceğimi bulduktan sonra bırakırım belki stalkerlığı. Zaten tek nedeni bu yaptıklarımın olsa olsa “merak”tır. Merak ne acayip şey ya, hastasıyım. Allaha mesela şey diye dua edilse; allahım, bana daha çok merak ihsaağn eyleeğ, süper olur. Hoşuna gider, belki de güler. Meraksız insan da hiç çekilmez ya, düşündüm de şimdi. Kapalı bir çekmecede ne olduğunu merak etmese bir insan mesela, nasıl eğlenilir ki onla. Çocuklar iyi insanlar gerçekten, avcunuzun içinde birşey varmış gibi yapıp, sonra ellerinizi onlardan gizlermiş gibi yaptığınızda deli olurlar ya, o olay çok müthiş birşey. Sonra büyüdükçe bırakıyorlar bu şeyleri. Neyse ki ben bırakmadım. Ama elime google gibi birşey geçince mesela, nelere ulaşabildiğimi görünce, bazen bu merak olayından korkuyorum. Kimisi hakkında hiç bilmemem gereken şeyler biliyorum. Ama sonra şiirlerimde mesela kafiye oluyorlar yazıveriyorum. Ama dünyada benden başka kimsenin anlamayacağı göndermelerle dolu hep şiirlerim. Çok hoşuma gidiyo bu olay. Bazılarına fotoğraflara isim olarak veriyorum. Ayrıca bu fotoğrafa isim olarak numara verme olayını üşengeçliğin insan üzerindeki yaratıcı etkileri olarak isimlendiriyorum. Önce isim bulmaya üşenip ulan isim vermesem numara versem diyorsun, sonra bunu biraz düşünüp, isim vererek belki fotoğrafın tadını kaçırıyorum ya, böylesi daha  iyi diyorsun. Sonra da gece yemekte bagetinin yarısını yiyiyorsun, sabaha kahvaltıya üşendiğin için. Ama saksafon alırsan kral olur. 

 

Çok sıkıcı ya okuldaki yarınki dersimiz,

Aslında bilmeyiz aslında biz kimiz,

Selami şahini öldürmek tek derdimiz,

Sorarlarsa da amerikaya gitti dersiniz.

 

Hayaat, beni neden yoruyosuun

Google’a “en güzel sikiş mutfak” yazarak

O kadar sayfa gezip beni nasıl buluyosun

Bak, bazen gerçekten kafamı bozuyosun.

 

Sabah oldu

Kuş kondu

Reşat dondu

İzlemedim ben bu sene bizim james bondu.

 

Hayat lahana gibi

Biraz bilmeceli

Bazen eğlenceli

Ama hep göreceli.

 

Güneş doğdu

Kapıdan kovdu

Bir kaşık suda boğdu

Sanırım o gün kazağının rengi mordu.

 

Şiirsel olmayan birşeyin edebiyatta işi ne

Bilmem ne,

Çingene,

Söylesene.

 

Sıkıldım artık

Yatıyorum

Bu şiir değil

Öyle olsa olurdu kafiyeye biraz meğil.

ye bir mandalin, gerçekleşsin hayalin

Posted in normalized on November 7th, 2008 by reşat

turunçgil

Merhaba, ben Çağıl Turunçgil. Hollanda da doğup büyüdüm, alçak topraklarda. Belki de o yüzden epey kısayım. Neyse, turuncu havalı saçlarımla bu açığımı kapattım. Amsterdamda üst-baş tasarımı okuduktan sonra, baktım orda herkes sevişiyor, sıkılıp ben de türkiyeye kaçıverdim. Herşey serbest, ne acayip yer. Neyse işte sonra, H&M’de iş bulup çalışmağa başladım. Kadınlar için üst-baş tasarlıyorum.

Terzilerin kendi söküğünü dikememesi gibi sanırım, kendi üst başımı pek uyduramıyorum. Ama mühim değil, turuncu havalı saçlarım var, daha ne olsun. Genelde kanyondan alışveriş yapıyorum, adlarını pek hatırlayamadığım için hangi dükkanlardan olduğunu size yazamayacağım. Garip garip isimler hep, tek aklımda kalan marka adidas. Ha bir de harvey nikılz var, ama ona henüz param yetişmiyor.

11 yaşıma geldiğimde ilk kız arkadaşımla yemeğe çıkmıştım. 12 yaşımda ise ona sevgililer gününde pahalı hediye bile almıştım. 13 yaşımdayken kendimden 4 yaş büyük bir kızla seviştim. 16 yaşımda seviştiğim kızların sayısı 10′u geçmişti. 18′imde bu olaydan tamamen sıkılıp değişik fantazilere giriştim. 20′me geldiğimdeyse tüm fantazilerimi tamamen tüketmiştim. 21′imde içimdeki sesi dinleyerek gay oldum, hem de çok feci gay. 22 yaşımda ise hayatı tamamen çözdüm. Bol para kazanıp, bol bol harcamalı, arada arkadaşlarla taksime inip bir güzel kafaları çekmeli. Paran yetiyorsa ulustan, ona yetmiyorsa nişantaşından, ona da yetmioyrsa en azından modadan bir ev çakmalı. Altına da benzinli bir araba çekmeli. Güzel de giyindin mi, sana hayır diyecek kızın alnını karışlarım. Ben tam 70 kadınla çıktım, bana güvenin. Ama sonra sıkıldım gerçi, yine de türkiyede bu sıkılma olayı zor. Yani sıkılacak kadar bulanlar genelde pop-star filan oluyor. Neyse, mühim olan diğer şey de iş hayatında yükselivermek.

İş hayatında yükselmek için size iki checkpoint söyleyeceğim. Altın değerinde bunlar. İlk key wordümüz “tihihi”. İş hayatının patronları genelde işkolik ve o işten başka bir işe yaramayan kimseler oldukları için, ayrıca onlar da aslında sıradan insanlar oldukları ve gülmeye, güldürmeye gereksinim duydukları için, çalışanlarına bayat bayat espiriler yapıp sizden reaksiyon beklerler. Burada imdadınıza yetişen bir tihihi, kariyeriniz için birçok farklı yerde, birçok farklı zamanda size inanılmaz kolaylıklar sağlayacaktır. Ayrıca, sadece patronlar değil, etrafınızdaki tüm takım elbiseli ve kumaş etekli insanlar, sizin meşguliyetinizi veya ne düşündüğünüzü veya nasıl hissettiğinizi umursamadan samimiyetsiz espiriler yapacaklardır. Burada da bir tihihi tüm dünyaya bedeldir. Tihihi yap ve geç, oh kurtul. Harika birisi.

Diğer bir checkpoint de çokça gelişmiş bir benlik olgusuyla, bir tutam insansı hırs ve birazcık içten pazarlığın bir suda karıştırılıp kaynatıldıktan sonra, soğuması bekleyip suratınıza sürdüğünüzde meydana gelen iş hayatı maskesidir. Mesela tüm keyifsiz iş molası sohbetlerinde takıyorsunuz bunu, oh harika, kimse birşey demiyor. Bunun ayrıntılı tarifi bende var, çok varyasyonları da var, hepsini yazmaya üşendim şimdi. Ay sonu gelsin ve sonra paralar gelsin, mühim olan bu. Zaten yazar da esniyor, belki okuyucu da esniyordur, bilemeyiz ki. Neyse birazdan uyunulsun bari.

O değil de, 2 haftadır konserlere gidiyorum, çok acayip güzellerdi ya. Biraz havamı basayım lütfen. İlk olarak 30 ekimde chick corea ve mclaughlinin konserine gittim. Acayip eğlenceliydi. Bu kadar çok sesli caz konseri olur mu diye merak ettim sonradan. Koltuğa yeni oturmuştum, sahneye baktım, çeşit çeşit enstruman vardı; 1 klavye 1 piano 1 gitar 1 kontrbas 1 bas gitar 1 saksafon 1 davul, oha dedim orkestra çıkacak. Neyse sonra 5 tane amca geldi, 2’si zenciydi, beyazlardan birii diğerlerinden daha genç gibiydi ve hafiften deliye benziyordu. Sonra bu amcalar gelince, sanki o sahnede hiç ensturman filan kalmadı. Tüm o şeyler, amcaların vücudunun birer uzvu olmuştu. Kolu bacağıydı sanki hepsinin. Acayip canlı birşeydi. Sonra bir çaldılar, bir çaldılar. Acayip keyifliydi.

Bugün de bill frisell amcaya gittim. Çok kral adam ya, bis yapınca baba drame çaldı. Orda çok sevindim, holey sevinci yaptım baba drame olduğunu anlayınca. Benlen birlikte 3-5 kişi daha anlayıp holey çektiler. Ama pek bir ilgi yoktu, salonun yarısı boştu, üzüldüm hafif. Pek kimse anlamıyor gibi geldi adamın ne yaptığını. Canlı performansta 3 kayıt üst üste çalıyordu, ilkini kaydedip üzerine birşeyler daha çalıp sonra kaydedip sonra birşeyler daha çalıyordu. 4 farklı tonda gitar sesi geliyordu, aynı anda, hem de canlı. Sonra buster keaton denen bir amcanın da eski sessiz filmlerine müzikler yapmışlar, onları gösterdi, çok komikti, herkes güldü. Sonra bitti işte, hoplaya zıplaya eve geldim. Şimdi de ders çalışmak yerine kafa sokup, bunları yazdım. Ama yine de iyi biriyim.

Orjinal Göstergeci

değişik sözler, kocaman gözler, soğumuş közler ve emniyet şeridini kullanan sayın öküzler

Posted in normalized on November 3rd, 2008 by reşat

Selam, hoşgeldin bizim pastırmalı kasım
Yok benim evde vermidon, ağrımaz hiç başım
Önyargıladıkça kazanacağımız şey sadece hasım
Tek başına sokakta, müzik olmadan gelmiyor tılsım.

Bazılarınız için rica edicem allahtan
Kovalamasın onları hiç ahmet altan
Sinirlenince alıyor musunuz hiç alttan
Sevişme sesleri geliyor hep üst kattan

Yürüdükçe geliyor aklıma garip düşünceler
Ne garip insanlar, şu kafamdaki kelimeler
Çözüldükçe azalmayan tek şey sadece bilmeceler
Uzakdıkça seviniyorum, sobalı odadaki geceler.

Bir gece görmeye gel beni, otur ve dinle
Bu adamların aslında yok hiç alakaları dinle
İstiyorum bazen sadece, dokun bana elinle
Ve kapat gözlerini, ben dokunayım, sen inle.

Dans edip şarkı söylerdim ben de, olsaydım a mulato
Pigment mafyaları neden oluyor acaba hep an albino
En ve tek sinir olduğum hayvan sanırım a mosquito
Bu şiir acayip yerlere gidiyor, sebebi ise my libido

Tamam tamam, durdum. Şiirde mühim olan durmasını bilmektir. Bunun dışında, cep saati güzel olaydır. Ayar ise saniyenin peşinden koşmaktır. Saatler ise kadın gibidir. Saate bakmak için kapağını kaldırır bakarsın, ama güzelliğine dalıp saate bakmayı unutuverir, kapağını kapatırsın. Yavaş yavaş ve derinlemesine tanırsın, etkilenip bir kordonla ona bağlanırsın. Artık saati merak etmesen bile açıp açıp ona bakarsın. Bakamadığın zamanlar, düşünüp özlersin, hayal edersin, arzu edersin. Gözün gibi bakıp, her türlü kötülükten korumak istersin. En önemlisi, kimseye vermek istemezsin. Kaybedince de üzülüp, rüyalarında görürsün. Ne acayip paragraf oldu. Değiştirelim.

Kadın demişken, acayip gözlemlerine birini daha ekledim geçen gün. Bana birşey sorunca o güzel kadın, içgüdülerim bana zeki olmamı ve o sorunu çözmemi söyledi. Yani işgüdüsel olarak zeki oldum, yapmayı bilmediğim bir işe içgüdüsel bir güvenle girip yaptım. Sonra o sordu, ben cevapladım. Bana bilebileceği sorular gibi geldi. Yani bilebilirdi. Neyse ben de cevapladım. Ama anlayamadı. Bana yine anlayabileceği yanıtları veriyorum gibi geldi. Emindim bundan, bilebilirdi ve anlayabilirdi. Ama sonra farkettim, benimle ilgilendiği için, birşeyler konuşmamızı istediği için, benim onu etkilememi istediği için, etkilenmek istediği için, içgüdüsel olarak salak oluyordu. Çok acayip olay. Benim içgüdülerim beni zeki yaparken, onu salak yapıyordu. Sonra biraz daha düşündüm. Aslında kadınlar kaybedermiş gibi yapıp hiç kaybetmiyordu bu olayda. Sonunda istediğini elde ediyordu. Kadınların içgüdüleri erkeklerinkinden daha zekiydi. Sonra sait faik’in bir hikayesinde, başka bir olaydan yine bunun gibi bir sonuca varıldığını hatırladım. Bir papaz toprağı ekiyordu, toprakla uğraşıyordu. Uğraşı bittikten sonra adam; erkekle kadın arasındaki aşk muharebesinden galip çıkan erkeğin hem gururlu, hem merhametli halini alıyordu. kadının o güzel ve parıltılı - bir çeşit galibiyetten başka birşey olmayan - dişi malubiyeti hali de topraktaydı. Yani kadın aslında hiç kaybetmiyordu. Sait abiyle, iki farklı olaydan, aynı fikre varmamız çok hoşuma gitti. Sevindim, fenikülerden çıkarken ellerimle kendimi kaldırıp turnikenin üzerinden atladım.

Önümüzde vize haftası filan var, o zaman yapılacak en güzel şey sanırım blog yazmak, o zaman görüşmek üzere sevgili okuyucu. Bazen sağına bakınca solunu da aynı anda görebilmek istediğin anlar var ya, işte o anlarda ben hızlıca soluma bakıp iki görüntüyü beynimde birleştirebiliyorum. Buna mac os x’te double take diyorlarmış. Sonra ben, aklıma komik birşey geldiğinde güldüğümde; suratım ve gözlerimin etrafı ütüsüz okul eteği gibi kırışıyor, gözlerim neredeyse kapanıyor, görüş açım sıfıra iniyor. Ama komik birşey görüp güldüğümde, yine suratım ve gözlerimin etrafı ütüsüz okul eteği gibi oluyor, ama komik şeyi görebilmek için gözlerimi kocaman açıp, kırışıklıkları azaltıyorum ve bu ifadeye çok şaşırtıcı birşeyler ekliyorum. Ayrıca halat çekme, kamyon sürme, yer paspaslama ve kürek çekme dansları biliyorum. Bunlara kısaca crew dansı diyorum. Aynadan kendinin flaşlı fotoğrafını çeken insanları hiç anlamıyorum. Arkadaşının kafasına kendi kafasını yapıştırıp, elini uzatabildiği kadar ileri uzatıp, dijital fotoğraf makinesiyle kendini çeken insanları ise kaldıramıyorum. Bilen bilir, taksim burger king’deki erkekler tuvaletini ise hiç betimlemiyorum. Şimdi birazdan uyuyunca neyi nasıl göreceğimi ise hayal gücünüzün kıvrımlı nöroelektronik ağına bırakıyorum. Ben gidiyorum.

Özetlemek istiyorum: bir gün sait fâik, taksimdeki burger kingde, günde 24 defa kullanılan yağla kızartılmış enfes patates kızartmasını yerken, beyninde meydana gelen nöroekeltronik bombardıman sırasında, kadının içgüdülerinin erkeklerinkine olan galibiyetinin farkına varmış. Sonra çişi gelmiş. Yukarı tuvalete çıkmış. Aman bir de ne görsün, tabiki betimlemiyorum, ne iğrenç yer orası, dünyada girdiği en kötü tuvalet. Sonra da harbiyeye kadar yürüyüp saatleri ayarlama enstitüsüne gitmiş. Özetleme işine mi girsem acaba, çok keyifliymiş. Bu sefer kesin gittim.