doksan, yok mu sende hiç noksan?

Posted in normalized on October 21st, 2008 by reşat

Mesela bazen yastık altında para biriktirilir. Paraları yastıkaltı mı yapıyorsun beybaba deriz. Geçen gece, üst komşu çok rahatsız edici sesler çıkarmaya başlayınca, kafamı yastıkaltı yaptım ben de. Başarısız ses izolasyon denemeleri işte. Ama sonra aklıma geldi. Ya ben paraları yastıkaltı yapıyor olsaydım, şimdi ne olurdu diye. Ne bileyim ben ne olurdu, sorulacak soru mu bu. Neyse geçelim.

Bu iş dünyası var ya, hani cruel olan, ondan sevgiler saygılar filan yolluyorum size. Aklı olan ben, okulu uzatabildiğim kadar uzatıp burdan olabildiğince uzak kalmalı. Rüyalarımda beyaz gömlek altına kumaş etek giymiş kadınlar akrobasi gösterisi yapıyorlar. Takla atan iş kadınları rüyalarımdalar, çok korkunç. Gerçi burda bir lirik alıma geliyor.

A mulatto
An albino
A mosquito
My libido
Yea

İş kadınları işte, aman, hepsinden çok korkuyorum. Asansöre binince böyle, çok ağır parfümleri var, boğulcam bi gün. Ama okul çok güzel yer yahu, geçen gün bi anket yaptılar, sadece bilgisayar mühendislerineymiş. Çok ilginç sorular vardı, şey mesela: küçükken arkadaşlarınız sizi sever miydi? sizce insanlar şu emeklilik, sigorta gibi olaylara gereksiz yere kafa mı yoruyorlar, anneniz iyi bir insanmı(ydı)dır gibi acayip şeylerdi. Ahlaki şeylerimizi ölçmeye çalıştılar. MP3 kullanmak sizce iyi midir, kopya program kullanır mısınız, yaşlı kadınları karşıdan karşıya geçirirken kazandığınız sevaplarla cennetten bir hurma satın almak ister misiniz gibi şeyler vardı. Ben de genelde world puanlarımla tirşört alıyorum dedim. Çok dalga geçtim ama, gerçekten böyle sorular vardı. Anneniz iyi bir insan mıydı ne demek ya, beynim yandı. Ama ben biliyorum bu testin sonucunu. Herkes iyi insan çıkacak. Ben mesela, çok iyi biriyim. Arkadaşlar da iyidir. Zaten dünyada kötü insan yok tezimi kanıtlayan bir anket olacak. Herkes iyi çıkınca ben de holey sevinci yaparım.

Geçen gün arkadaşa yeni uydurduğum bi teoriden bahsediyordum, inanmadı hiç. Teorim de şey üzerineydi: Yabancı dilde duyduğumuz kelimeleri ses olarak aynen telafuz edemiyoruz. Çünkü beynimizde onları bildiğimiz bir dildeki harflere dökmeye çalışıyoruz. Bir ses kayıt cihazı gibi sesi direk kaydedip, sonra onu tekrar söyleyemiyoruz. Aslında bilinçli yapınca oluyor, ama genelde, istemdışı bir şekilde beynimiz onu harflere dönüştürmeye çalışıyor. Yani en azından bende öyle. Arkadaşa anlatınca, benimki öyle birşey yapmıyor dedi. Ama yabancılara adım reşat diyorum, onlar bana rişat diye sesleniyorlar. Çünkü beyinlerinde onu harfe çevirip, reshat filan olarak yazıyorlar sanırım. Sonra okuyunca rişat diye çıkıyo. Ama bu işlemi yapmayıp direk sese yoğunlaşınca bu hata ortadan kalkıyor. Böyle saçma şeyleri düşünmek çok hoşuma gittiği için, ayrıca bunu düşünmek yerine yapmam gereken daha mühim işler olduğu için, yine bir gece sadece bunları düşünürken, aklıma okuma yazma bilmeyen birinin her türlü telaffuzu benden daha iyi yapabileceği geldi. Keşke bir üniversite filan bunun deneyini yapsa. Parisli aksanı filan yaptırsalar. Pariii. Güzel olur bence. Neyse arkadaşın beyni sesleri harfe dökmüyor. Acayip birisi.

Bazı günler, alfabeden birkaç harf atlamış gibi hissediyorum kendimi bu aralar. H’ye geldim mi acaba diyorum. H’ye kadar sayıyorum, türkçe karakter kullanıyorum elbette. 10 ediyor. On ne güzel sayı diyorum sonra. Acayip yuvarlak, her zaman varılmak istenen filan birisi. On sayısı hep dişi gibi geliyor bana. On ile evlenebilirim belki, çok seviyorum düşününce. Futbolda filan da en havalı numara 10 numara. 10 numara insansın var bir de. 10 numara güzel bir kız var. Mükemmel anlamına gelmesi çok acayip. Her elimizde 8′er parmağımız olsaydı, hexadecimal sayı sistemini kullanır olurduk. O zaman yine de 10 mükemmelliği ifade eder miydi acaba. O zaman mükemmel sayı F mi olacaktı. Neyse ki 10 parmağımız var. Gerçi 16 tane olsaydı, ben çok daha hızlı yazardım, rachmaninoff da çok daha acayip çalardı. Kafam kadar elleri var adamın.

Akşamları şirkette kalıp, akşam yemeğini şirketten yeme olayına biz iş arkadaşlarımız arasında “ev almak” diyoruz. Böyle her akşam burdan yesek, her akşam 15 milyondan, 1 yılda, iyi iyi, bir ev alırız seneye şeyinden çıktı o da. Garantide çalışan bir arkadaşa bunu anlattıydım. O da oraya yaymış. Onlarda mesela yemek yemeseler bile, yemek yerine 3 kola alabiliyorlarmış. 3 kola ne ya dedim, insan 3 kola ile napar. Kolaya karşı duruşumla pek ilgilenmeyip, kolalara tuğla dediklerini anlattı o da. Tuğla alıyor musun bu akşam, 2 tane götür eve, inşaat yükselsin gibi espiriler varmış. Bu iş hayatının espirileri de ne acayip. Ben kendi tarzımı oluşturdum. Bi kere tüm kuralları çiğneme potansiyeline sahip birisiyim. Ne zaman geleceğimi, ne zaman gideceğimi hep ben belirliyorum. Tam bir anarşistim. Ayrıca da kralım. Yani aslında kral da anarşist olabiliyormuş çocuğum. Neyse işte sonra bana, işe geleceğin saatleri yazıp çıktısını şuraya(billboard) asarmısın dediler. Ben de sevinip gülüp, evet dedim. Sonra bir tablo hazırladım. Reşat’ın şirkette bulunabilme frekansının yüksek olduğu zaman dilimleri adı altında bir dökümandı bu. Bir grafik ile de hangi zaman dilimlerinde şirkette bulunabileceğimi belirttim. Çok hoşuma gitti. Anlaşılır mı bilmiyorum ama pek önemi yok. Önemli olan burda oturup burayı eleştirmek. Tuzumuzu kurutan sadece küresel ısınma mıdır ki? Filmin sonunda special thanks to meriç erkan and holy god yazdırcam.

Olmuş bu sayfada doksan yazı
O zaman dedim alayım elime sazı
Vermiyor hiçbiri ilk seferki hazı
Hepten usandırdı beni tatlı yarin nazı.

Geçen msnde babamı blokladım
Sandım ki onu gerçekte bıçakadım
Düşündüm bir ara, duraksadım
Ve amma da uydurduğumu anladım.

ey internet

Posted in normalized on October 10th, 2008 by reşat

http://selimisik.blogspot.com/2008/10/skdarda-bir-sokak-tembel-hac-mehmet.html

20 dakikada istanbul efendisi

Posted in normalized on October 9th, 2008 by reşat

Ey güzel mandalin, mandalin
Nedir bu durgun halin
Kim yamuk yaptı sana,
Söyle geberteyim, nerde o hain?

Mandalin neden böyle ekşisin?
Bu gece neden böyle seksisin?
Soyun hadi, istemiyor ben beklesin
Birazdan da inim inim inlersin.

yasaları yasaları
ne yapmalı bu masaları
karıları karıları
yiyiyor hep paraları

plan üstü plan
ne güzel hayat bu ulan?
çözüm var, yok mu benden başka bulan?
one more cup of cappy before i go, naber lan bob dylan.

Dün gece sekiz civarı en şık suitlerimden birini giyerek dışarıya çıktım. Ayakkabılarım temiz, gömleğim ütülü, pantolonum kumaştandı. Saçlarım taranmış, sakalım traşlı, dişlerim fırçalanmıştı. Kulağımda eğlenceli bir müzik, ıslık çala çala yürüdüm. 20 dk kadar yürüdüm, ve gelmiştim. Sezon açılışıydı bu, aktiviteler ekimi sezon açılışı. Oyunun adı İstanbul Efendi’siydi. Yer yeni açılan Müsahipzade Celal tiyatrosuydu. Buranın ilk oyunuydu, bu yüzden oyun olarak buraya ismini veren Celal abinin bir oyunun seçmişlerdi. Gittim oturdum, erkenden bileti aldığım için en önlerdendi. Bacak bacak üstüne atıp izlemeye başladım.

Ulan acayip keyifliydi ya, tam bir cümbüş. Herşey çok sıcaktı, çok içtendi. Bayıldım gerçekten. Bu sezon kesinlikle görülmesi gereken bir oyun. Ara verildiğinde yanımdaki kadınla biraz sohbet ettik. 40 yaşlarında, hani Forrest Gump’ta; gump bankta otururken, hikaye anlatırken bir zilyoner olduğunu söylüyordu, yanındaki adam da ona inanmıyor, adeta götüyle gülüyordu, sonra gidiyordu, sonra 40larını geçmiş bir teyze gelip, hikayeyi zevkle dinlediğini söylüyordu. İşte o kadından bitane de benim yanıma oturmuş. Ara olunca, nasıl beyendin mi dedi. Ben zaten hala oyunun etkisiyle gülüyordum. Çok keyiflenmiş. Çok güzel valla dedim. O da hee dedi, benim bu oyunu 3. izleyişim, oyun şimdi adama benzemiş, çok keyifli olmuş dedi. O anda anladım ki, yanımdaki forrest gump teyze bir tiyatro eksperiymiş. Sonra dedi ki, benim evim karşı sokakta, çocuklara yemeği koyup, hırkamı alıp, hadi ben çıkıyorum diyip geliyormuş tiyatroya. Çok iyi olmuş buranın açılması onun için. Ben de, hee dedim, benim evden de 20 dk sürüyo yürüyerek, yürüyerek gelmesi çok güzel oluyor, tek başına gelmesi ayrı bir zevkliymiş dedim. O da güldü bana, sonra ışıklar karardı, ikinci yarısını izledik. Acayip keyifliydi ya, tam bir cümbüş. Burdan öneriyorum, önerdim.

Sezonu açtım dedim ya, mesela bu akşam da var bitane. Yedi tepeli aşk diye. Ona gitçem şimdi yazıyı bitirip. Yürüyerek 15 dk sürüyor bu, yılmazer sahnesi. Şehir tiyatrolarını ben çok beğendim. Bugün de beğenirim belki, allah büyük. Bu ay 5 tiyatro, 5 filmekimi, 5 bilmemne derkeen, akşam oldu erken. Oh ya, geceler uzuyor. Yazın neydi öyle, akşam oluyor sonra hemen gece. Uyuyuveriyorsun. Gerçi uyuyamıyorsun, sıcak, yapış yapış, ter ter. Ben gidiyorum arkadaş, sorarlarsa amerikaya gitti dersiniz. Ha bu arada, karamazova başlamaya karar verdim. Taa zamanında, suç ve cezadan sonra, ulan herhalde hayatımda okuyabileceğim en güzel kitap olsa olsa karamazovdur dedim. Sonra dedim ki, madem en güzeli o olacak, onu bari biraz erteleyeyim, sonlara saklayayım. Sonra geçen yolda yürürken dedim ki, ulan şimdi beni askere alsalar, askerde de bir karakola koysalar, sonra o karakolu tarasalar, sonra ben pisi pisine ölsem, sonra şehitler ölse, vatan bölünse, ben bu kitabı okuyamadan pisi pisine gitmiş olacağım dedim. Sonra dedim gidip alayım, gittim aldım iş kültürden. Çok iyi adam orası. Orası tek başına bi adam, tabi. Böyle bitane türk sanat musikisi çalışıyordu, vermez olaydıııım, vermez olaydııııım diye uzun uzun okuyordu bir hanım abla. Adam da dedi ki, ben kitabı alırken, ulan madem neden verdi?. Orda gülmek zorunda olmasam da güler miydim diye kendimi sorgulaya sorgulaya eve kadar geldim. Hala karar verebilmiş değilim. Ben duşa gidiyorum.