hikaye

Posted in normalized on August 22nd, 2008 by reşat

Hava çok sıcak, sıcaktan bunalmışım. Limonata içiyorum, bardağın dibinde birazcık kalmış. Limonatam bitiyor, işte şimdi yandım. Hava çok sıcak. Sokağa atıveriyorum kendimi. Sokaklar serin, sokaklar çıplak. Yokuşunu çıkıyorum sokağımın, yokuşum dik, yokuşum uzun. Bilmediğim sokaklara giriyorum, sokaklar dar, sokaklar karanlık. Yağmur çiselemeye başlıyor. Seviniyorum, sırıtarak gökyüzüne bakıyorum. Gökyüzü yüklü, gökyüzü gri. Serince bir rüzgar esiyor, içime içime giriyor. Serinliyorum, rahatlıyorum.

Sokakta yürüyorum, adını bilmediğim. Üstümde mavi bir gömlek, sırtımda talihim, yürüyorum. Ayaklarım bilmediğim bir sokağın asfaltında, kalbim istanbulun herhangi bir mahallesinde bir apartmanın giriş katının arka odasındaki tek kişilik bir yatakta, kafam silahtarbahçe sokakta bir apartmanın küçücük dairesinin yatak odasındaki iki kişilik turuncu yatağın üstündeki enine çizgili yastığın üstünde, ruhum bilmem hangi astral seyahatin bilmem kaçıncı perdesinde, yürüyorum. Yürüdükçe uzaklaşıyor, yürüdükçe özlüyorum.

Ortaköyde buluyorum birden kendimi. Çırağanı filan geçmişim. Dümdüz yürüyorum. Yolda hiç insan yok, vakit gece yarısını geçmiş. Islık çalarak neşeli bir şarkı tutturuyorum boş istanbul sokaklarında. Sahile iniyorum ortaköyde. Bir adam görüyorum, üstü başı dağınık, saç sakal biribirine girmiş, elinde bir şişe oturuyor denize karşı. Yanına gidiyorum. Selam veriyorum, selam alıyorum. Adam gözlerini boş boş denize dikiyor, konuşmadan oturuyoruz. Adamı inceliyorum, ayakkabıları tertemiz, gıcır gıcır. Elbiseleriyse yırtık pırtık, darmadağın. Çok acayibime gidiyor, dayanamayıp soruyorum. “Amca, elbiselerin yırtık pırtık, ama ayakkabıların gıcır gıcır, çok merak ettim, neden böyle?” Amca başlıyor anlatmaya. “Ben daha gençtim, senin gibi bir delikanlıydım. Halim vaktim yerinde sayılırdı. Bir keresinde ortaköyde, ahu gözlü, bal dudaklı nur yüzlü bir afete ilk görüşte vuruldum. Kaşı bir yay gibi idi, kirpikleriyse ok. Gözleri buğulu buğulu bakardı, dudakları baldı, yanaklarında gülünce iki güzel gamze peydahlanırdı. Saçları rüzgarda bir dalgalandı mı nefesin kesilirdi. İşte bu afetin dikkatini çekebilmek için yapmadığım iş, yemediğim halt kalmadı. Kalbim ise yanıp tutuşuyordu. Bir bana baksa, başka birşey istemiyordum. Ama bir kere bile yüzünü benden tarafa çevirmedi. Ne yaptıysam gözünü kaçırdı. Ben ise derbederdim, bitaptım. Aşkından yanıp tutuşup, yataklara düşmüştüm, hasta olmuştum. Bir defasında kendimi toparlayıp yine ortaköye indim. O yine oradaydı, karşısına oturdum. Sonra birden olan oldu, nasıl olduysa o buğulu gözler bir an için benim kirli ayakkabılarıma takıldı, sonra afet yüzünü buruşturup başka yöne baktı. Ben sevinçten hoplaya zıplaya evin yolunu tuttum. O afet bana bakmıştı işte, ayaklarıma bile olsa bakmıştı ya, ne çıkar. Ondan sonra ayakkabılarıma öyle iyi baktım, öyle temiz kullandım ki, şimdi çulsuzun biri olsam bile, alışkanlıktan ayakkabılarımı hep temiz tutar, onlara gözüm gibi bakarım. İşte böyle delikanlı.”

Amcanın hikayesine kendimi kaptırıp denize doğru dalmışım, amca dürttü beni. Sonra meraklandım yine “peki amca, noldu o kız sonra” diye sordum. Amca hüzünlendi, “Daha sonra Kaymakamla evlendi, 3 kızı oldu, ama şimdi bir dul olarak baba ocağına yerleşti. Kaymakam şanssız bir adamdı, gece birisi bıçaklamış. Öbür dünyaya göç etti. Ama şimdi o afet kadından eser yok. Bir keresinde dayanamayıp babasının evini gizlice gözetledim, belki görerim diye. Gördüm de, keşke görmeseymişim. O benim hayalimdeki ince belli, kuğu boyunlu afet gitmiş yerine; kocaman balkon gibi bir göbeği olan, gerdanı sarkmış, saçları ağarmış bir homiligırtlak çıkıverdi.” Amca bastı kahkahayı, sanki birşeylerle alay ediyor, ama ayrıca canı da yanıyordu. Bildik bir duyguydu. “Sağlıcakla kal amca” diyip yanından ayrıldım. Uzaktan seslendi “Aman ha, beni O’na anlatmayı unutma”. “Unutmam amca, hadi eyvallah” diyip uzaklaştım. Beşiktaşa kadar dinlenmeden yürüdüm. Motora binip evde güzel bir uyku çekeyim dedim kendi kendime. E ama zaten uykudaydım ya, boşver. Yolda 3-4 tane kaykaycı çocukla karşılaştım. Selam verdim, selamımı almadılar. Hallerini hatırlarını sordum, bana acayip acayip baktılar. Birisi öbürüne “Kafası iyi heralde” dedi. Diğeri de dudaklarını birleştirerek havaya iki üç tane tokat savurdu. Ne demek istedi, anlarsınız. Onları bırakıp motora doğru yollandım.

Motora daha ilk adımı atmadan önce bile hissettim. Motora bindiğimde hemen onun üst katta oturduğunu bildim. Merdivenleri çıkarken onun, şu ilerde oturan, buraya sırtı dönük, mavi elbiseli kız olduğunu bildim. Kimsecikler yoktu motorda. Kalbim küt küt atmaya başladı. Yanına doğru yürüdüm, dizlerimin bağı çözülecek gibi olunca arkasına oturuverdim. Sırtı bana dönüktü, saçları boynunun bir yanından önüne doğru salınıvermişti. Önümde masmavi boğaz ve bembeyaz kuğu gibi bir boyun vardı. Benim arkasında olduğumdan habersizdi. Boynundan öpüverdim, dayanamadım. Ben öpünce birden bana döndü, birşey demedi, gülümsedi. Ben de ona güldüm. Sonra tekrar yüzünü boğaza döndü, denizi seyretmeye başladı. Boğazdan kocaman bir yunus sürüsü geçmekteydi. Yunusların kuyrukları su yüzünde gözüküyordu, sayıları yüze yakındı. Bazısı hızlı hızlı yüzüp birden suyun üstünde zıplıyor, sonra aniden dalıyordu. Onunla birlikte yunusları seyre daldık. Sonra yine boynundan öpüverdim, ama bu sefer birkaçtane öptüm. Sonra yine bana döndü, yine birşey söylemedi. Sadece güldü. İçimi tarifi imkansız bir mutluluk doldurdu.

Yolda çenem düştü, başladım anlatmaya. Havanın sıcaklığından başladım, sokakları anlattım. Sonra sokaklarda kaybolduğumu anlattım, ordan kendimi birden ortaköyde bulduğumu anlattım. Ortaköyde gördüğüm amcayı, amcanın elbiselerini ve ayakkabılarını anlattım. Sonra amcanın hikayesini, o afet kızı, sonra kızın akibetini anlattım.
Sonra geri yürüyüşümü, yoldaki kaykaycıları ve benimle dalga geçişlerini anlattım. En sonunda da motora binişimi, daha binerken onun burda olduğunu hissettiğimi, onunla hala her gece rüyalarımda buluştuğumu, her sabah yine mutlu mutlu uyandığımı anlattım. Bana yine birşey demedi, yine gülümsedi. Ama bu gülümsemede hepsinden farklı birşey vardı.

Yol bitmişti, motor üsküdardaydı. Gözlerini üsküdarın üst taraflarındaki güzel evlere dikti. Ben de kalktım, motordan indim. Arkama bakmadan yürümeye koyuldum. Sonra düşündüm, acaba gerek var mı şimdi arkamı dönüp el sallamaya? Ama sonra boşver dedim. Nasıl olsa her gece aynı motora binmiyor muyum. Elbet yine görürüm onu. Yürüdüm gittim.

sivrisinekten herkese dost olmaz, gözümdeki parıltıysa hiç kaybolmaz

Posted in normalized on August 10th, 2008 by reşat

YENDİM!

Merhaba sevgili okuyucu, yine çocuklarla boğuştuğum bir günün ardından soluğu burda almak gerçekten çok eğlendirici. Bügün toplamda 5 çocuk yendim. Evet, zor oldu belki ama gerçekten yendim. Hepsini bayılana kadar yordum ve uyuttum. Kuzenlerim geldi almanyadan. Hiperaktif kuzenlerim, beni bir eğlence kaynağı olarak gördüklerinden, mehmet abii sen çok komiksin, bizi hep güldürüyorsun, biz sende kalalım dediler. Teyzem de iyi madem kalsınlar dedi. Sen onları eğlendirirsin. Sonra yukardaki iki kender daha aramıza katıldı, 5 küçük çocuk ve 1 büyük çocuk baş başa kaldıık. Ve he rşey başladı.

İlk başlarda katılımcılarım çok ciddilerdi. Oturup televizyon izleme, koltuklarda ters takla atma, buzdolabı karıştırma gibi görece zevksiz şeylerle vakit geçirmeye başladılar. Bense elimi üfletip alınlarına vuruyor, biryerlere gizlenip onları korkutuyor, dikkatlerini çekmeye çalışıyordum. Ortaya minderleri dizdim ve; işte bu ateş, dedim. Ee ama yanmıyo gibi yüzeysel soruları duymamazlıktan geldim. Biz de şaman dansı yapıcaz dedim. Dans kelimesi gözlerindeki parlamayı alevlendirdi. Ateşin etrafında döner gibi yaparak, kızılderili dansı ile şaman dansı arasında bir sentez yaparak figürlerimi sergiledim. Çocuklar da arkamdan aynı hareketlerle geldiler. Ama nedense benden çok eğlendiler ya, anlamadım bir türlü. Ulan saçmalığını filan geçtim, olayın güzelliğini ben daha çok seviyorum ama bu kenderler, benden daha çok eğleniyorlardı. Sonra uyuz oldum, hepsini koşturmaya başladım. Binbir dans, geri geri yakalama, doğaçlama kelime uydurmaca, eli duvara değdirmeden en fazla yaklaştırma gibi oyunlarımla eğlenceyi ve enerjiyi doruğa çıkardım. Saat 12 civarında 4 baygın 1 yarı baygın çocukla oturma odasında otururken, havaya, allaha doğru elime bir zafer işareti çaktım. Yarı baygın çocuğa da doğaçlama bir masal anlatmaya koyuldum. Masal kahramanı nasıl geliştiyse, bir tarladan mısır çalarken elini kesiyordu, sonra arı sokuyordu, Doğayla savaş halinde kahraman, bakkaldan yarabandı alıp, arıyı babannesine şikayete gitti. Sanırım çocukluğumdaki 3-5 olayın bir miksajını yapmıştım orda. Neyse o da sonuna kadar dayamadı, uyudu. Gerçi bir sonu yoktu da, neyse.

Bugün sabahtan, en büyük kuzenimi - 16 yaşında - sosyete pazarına götürdüm. Çok fena pazar hastası. Almanyada böyle imitasyonculuğun oynandığı pazarlar yokmuş sanırım. Ondan burayı çok seviyor. Benim için de eğlenceli oluyor ya, acayip gözlemler yapıyorum. Çok anaerkil bir ortam bir kere. Tüm satıcılar “gel abla” diye bağırıyor. Tüm giysiler neredeyse kadınlar için. Neredeyse sadece satıcılar erkek, benim gibi annesini veya karşdeşini getiren ufak çocuklar var birazcık. Karısını getiren koca pek yok mesela. Neyse, çok acayip gözlemler işte. Kadınları inceliyorum. Sanki bir kendere dönüşüyorlar ya, acayip konsantreler. Herşeyin 500yk olduğu birşeycide, genelde ne olduklarını pek anlamıyorum, en doğru olanı seçmek için, gözlerinde acayip bir merak ifadesiyle ortaya saçılmış eşyaları ayıklıyorlar. Bazılarında da pazarlık sırasında gözlerde oluşan o kurnazca ifadeyi sezip eğleniyorum. Ama o meraklı meraklı bakışlar, acayip konsantre durmaları filan nedense acayip hoşuma gidiyor. Pazar ortamında galiba daha rahat aşık olabilirim. Çünkü çok hoşuma gitti kadınların o kenderimsi halleri pazardaki. Kadınları doğal ortamlarında gözlemleme fırsatı buldum. Doğal halleri çok hoşuma gitti. Anaerkil dünya büyük ihtimalle daha eğlenceli olurdu. Erkekler daha ciddiyetçi. Hem saçmalama mesela, erkeklerin saçmalamaması konusunda baskı var. Ama saçmalamak çok eğlenceli bence, ben saçmalıyorum mütemadiyen. Çok eğlenceli oluyor.

Ben bugün beş çocuk yendim sıkıysa inanmayın,
Böyle oyunlara gelmeyin ha, sakın kanmayın,
Ben aslında 86lıyım, sakın büyük sanmayın,
Keşke dizmeseler sınırlara koca koca mayın.

Sivrisinekten herkese dost olmaz
Gözümdeki parıltıysa hiç kaybolmaz
Erkek dediğin pek zıplamaz
Olsaydım keşke bir hokkabaz.

Mehmetus Reşatus Dilbazus
Gittiğim pazarın adı ise ulus
Yabancılar çok salgılıyor mukus
Hiç yemedim hayatımda ben kuskus.

bir çift eski kot pantolon, ben geri geldim.

Posted in normalized on August 6th, 2008 by reşat

vazgeçtim ya üzülmekten, böyle mıymıylamaktan, ağlamaktan sızlamaktan. çok sıkıcı insanlar hepsi teker teker. biraz şeytan var içinde zaten, sürekli seni içine çekiyo. sürekli içine alıyo seni duygular; anı çıkartıyo, müzik çaldırıyo, fotoğraf baktırıyo, log okutuyo. içim acısın da acısın, başka birşey istemiyo. zaten keşfettim her birşeyini. depresyon böyle bir ev eşyası. eve gelip yalnız kalınca basıyorsun düğmesine, başlıyor sana doğru üflemeye. bunun içinde kalıp mutlu olmaya çalışıyorsun. ama tamamen çarpık birşey tabi. öyle mutluluk olmaz.

dedim ki o zaman, yeter, ben çıkıyorum. yani ne diye böyle mıymıylıyorum ki. düz mantıkla gideyim dedim, her sonuçta, ben hiç kötü birşey yapmadım. bu çok düz gerçi ama sonra adım adım gidiyorsun. sonra ben elimden gelenin en iyisini yaptım. o zaman ne diye üzünülüyo ki, çok saçma, reddediyorum. hem sonra başlangıçta ben onu beni sevsin diye sevmedim, veya hep yanımda olsun dursun diye de sevmedim, o kendisi diye sevdim. o hala kendisi olduğuna göre şimdi beni sevmiyo diye , ayrıldık diye niye bu kadar mıymıylıyoruz. öyle bir zorunluluk yok ki, ben seviyorum işte, ne güzel birşey sevmek. böyle çok az insanda olabilir derecede hemde, çok mükemmel birşey. böyle duyguları varken insanın, boynunu bükmesi bu duygulara saygısızlık bence. arabesk mesela, ulan madem o kadar aşıksın, seviyorsun filan, ne diye bunu mıy mıy söylüyorsun, başını öne eğiyorsun. ne gerek var yani, kaldır başını dimdik, bu duygunla övün, mutlu şeyler yap. ne diye o mıymıy müzik, iç karartıcı ortam. tamam ayrıldınız diye üzül, sevmiyo diye üzül, o da insan için. üzülmek gerekiyo ve üzüldüm işte ben de, normal olarak, doğal olarak. içim dışıma çıktı ulan. gözlerim şişti. gecem gündüzüm biribirine girdi. ama tamam işte, yeter. ne diye mıymıylıyorum daha fazla. artık mutlu olmanın vakti geldi. bende o kadar çok güzel duygu var ki ona karşı, bunların her bir tanesinin varlığıyla bir dakika mutlu olabilsem, tüm ömrümü mutlu geçirebileceğim kadar çok duygum var zaten ona. o yüzden ben mutlu oluyorum artık. amma da çok sevilesi birisini amma da çok sevdim diye mutlu oluyorum. o yok diye mutsuzluğu reddediyorum. o var zaten biryerlerde hep. ne diye bu kadar maddeci, dokunmatik oluyoruz ki. reddediyorum tüm mutsuzluk mantıklarını.

ben yendim.

müzikal

Posted in normalized on August 5th, 2008 by reşat

Arya 1

**polis alarmı**

Erkek chorus:
-vay anam
-arkamda polis var
-umarım kızın yanında havamı bozmaz
-inşallah şimdi beni durdurmaz

polis aracından gelen ses:
-24 00 sola çek çabuk

Erkek solo:
-aaaa(sinirli) hep bana mı çatar bu trafik cezası
-benim hatam değildi kimin hatası
-sözün gelişi çok güzel ,dinlemekse berbat
-ey anam hey babam hep hayallerle yat

Arabesk ses chorus:
-nolursun polis abi
-beni bir kerecik affet
-bir şans versen
-yaylan desen..

Polis:
-ehliyet ruhsat lütfen

Erkek bariton:
-buyur abi

Polis:
evraklar tamam, alkol de yok, tutmiyim seni.

Kızlar chorus:
-Bas Gaza!

İşte böyle bir müzikal, İsmail YK mahlaslı, ecoist ve dadaist sanatçımızın eseri. Gerçekten her sözü incelenesi, her sözün altında binlerce sosyolojik, ekonomik ve jeopolitik göndermeler var. Mesela aryanın ilk sololarından birinde bariton sesiyle şu dadaist sözleri söylüyor İsmail YK;

-Bir fıstık görsem frene basarım,
-Çaktırmadan güzel mi bakarım,
-Uff, güzelmişsin be cicim,
-Hadi gel beraber 2 tur atalım,

Buradaki ince göndermeleri sezebilecek entelektüel birikime hepimiz sahip olamayabiliriz. Bundan dolayı üzülmemize hiç gerek yok. Bu dadaist mısraları yazabilmek için kim bilir kaç cilt psikoloji ve sosyoloji ansiklopedisi yutmuştur İsmail Yenikuruş. Burada kızların arkadan çok rahat biçimde fıstık gibi gözükebileceklerine ince bir gönderme bulunuyor. Yani dar bir pantolon üstüne güzel birşey, saçları da saldın mı fıstık gibisin diyor sözlerde. Ama bir de önden görelim, güzel misin acaba. O yüzden frene basıp kıza bakıyor. Render yapıyor suratını. Görüyorsunuz dehayı değil mi?

Tüm aryanın tüm sözlerinin çözümlendiği ve İsmail YK’nın bir psikanalizinin yazıldığı bir makale bendeniz tarafından Ecole de Paris’e yollanmıştır. Yakında mecmualarda görebilirsiniz. Tabii en seçkinlerinde. Ama ben dahi, bu mastermind, bu dini bie sorgulamış, ibadeti yaşlı teyzeleri karşıdan karşıya geçirmek olan ben dahi bir kısmı anlayamadım sayın okuyucu. Tam olarak şu bölüm:

polis aracından gelen ses:
-24 00 sola çek çabuk

Erkek solo:
-aaaa(sinirli) hep bana mı çatar bu trafik cezası
-benim hatam değildi kimin hatası
-sözün gelişi çok güzel ,dinlemekse berbat
-ey anam hey babam hep hayallerle yat

Burada ismail yenikuruşu bir polis arabası durduruyor. Kız arkadaşı yanında olduğu için cakası bozulacak olan ismail yk sinirleniyor haliyle. Sinirlenebilen birisi. Ve her sinirlenen insan gibi o da saçmalıyor. Gerçekten sözlerden hiçbir gönderme, hiçbir anlam çıkartamadım. Çıkarabildiğim şeyler ise arabasını polis durdurmuş insan psikolojisinden çok uzaktı. Acaba mirimiz dadaist üstad İsmail YK bu sözlerle neyi amaçladı. Makalemde buraya bir şerh koydum. Heyetçe inceleyeceğiz. Benim hatam değildi kimin hatası ne demek mesela? Veya sözün gelişi güzel, dinlemekse berbat. Ne demek istiyor acaba. Anlayamadığımıza göre ilahi birşeyler olmalı bu sözlerin arkasında. Yardımlarınızı bekliyorum

kara inci çalış

Posted in normalized on August 5th, 2008 by reşat

malkalplou

Sana basketbol topundan hediye yapıyorum,
Ben onu prenses peri sanıyorum
Ne hata yapsa geri sarıyorum
Üstüme kapadıkça, geri arıyorum

Çok özeldim hiğ, nereye acaba bu varış
Ölçmedim hiç, acaba iki omzum arası kaç karış
Lütfen sanmayınız, asla değil bu bir yakarış
Hadi olm, utandırma beni, kara inci çalış!

Galiba dışarda en çok yediğim yemek pilavüstü döner
Acaba şampiyon olabilecek mi bu sene bizim fener
Deodorantın kapağına sokunca topu, oldu tam derbeder
Bazısı bayılır bu şiirime, ama bazısı da iğrenç der.