Merdivenler

Posted in normalized on June 29th, 2008 by reşat

Dilek hızla merdivenlerden iniyor, gözleri buğulu, saçları rüzgarda dağılmış, düşünceleri mantıkla duyguları arasına sıkışmış. Adımları kısa ve sık. Her an vazgeçip, dönüp gerisin geri koşacakmış gibi bir havası var. İç savaş yaşayan ülkelerdeki gibi yönetimi kim ele geçirirse onun istediği yöne gidiyor Dilek. Kolunda irice çantası her adımda geride kalarak sanki gitmek istemiyor. Her adımında arkasında bir anı bırakıyor, bastığı her yere hatıralar gömülüveriyor. Mantığı ona bir adım attırıyor, sevgisi ise o adımı durdurmaya çalışıyor, başaramayınca o adımı kısaltmakla yetiniyor. Her an geri dönecek hissiyle yürümesine sebep oluyor, kafasındaki soru işaretleriyle duygularının savaşı. Ne bitmez merdivenler bunlar da, sanki yerin yedi kat dibine iniyor. Merdivenleri üçer beşer inmek istiyor Dilek, sanki merdivenler bitince bu eziyet, bu ikilem, bu kararsızlık sona erecek. Merdiven bitince geri dönülemeyecek artık, merdiven inilmiş olacak. Olasılık bire ineceği için kafası rahatlayacak, her şey bir çözüme - olumsuz da olsa - kavuşacak. Rüzgar da kararsız, bazen bir mantığını destekleyip aşağı doğru eserek merdivenleri kolayca inmesini sağlıyor, bazen duygularından yana geçerek suratı suratına esiyor, gitme diyor. Ne bitmez merdivenler bunlar, mantığı kıvranıyor; bitse de şu merdivenler kurtulsam. Duygular merdivene duacı, merdiven onlar için bir şans. Sürekli didiniyor, teslim olmuyor, hala geri dönebilirsin diyor. Atılan adımları kısaltıyor, isteksizleştiriyor. Dilek hızla merdivenleri iniyor, merdiven ise önünde uzadıkça uzuyor. Ama arkasına bakmak, aklının ucundan bile geçmiyor.

Hakan gözleri dalgın, daldan kopardığı yaprakları küçük parçalara ayırıp ayırıp yere atıyor. Oturduğu merdivenin başında dolan gözlerini hareket ettirmemeye, bir yere sabitlemeye çalışıyor gibi. Sanki hareket ettirse gözlerini; şu yanından geçen kediye bir göz atsa, veya gökyüzünden usulca, sessizce geçen bulutlara bir bakayım dese, karşısındaki duvarın üzerindeki dokuya bir bakayım dese, hiç yapmaz ama merdivenlerden inen sevgilisine bir bakayım dese; gözünü böylesine dolduran, içini kitleyen, görüşünü buğulayan, hislerini bastıran, mantığını çürüten, acıları sulayan gözyaşları dökülüverecek gözlerinden. Gözlerini bir noktaya dikmiş, bakmasa da merdivenin neresinde olduğunundan emin olduğu sevgilisinin peşinden gidememek ne kadar iç yakıcı diye düşünerek derin bir iç çekiyor. Mantıklı olmak ne sıkıcı, metanetli olmak ne boğucu, bu durumu anlamak ne işe yaramaz, gitmesini kabullenmek ne sinir bozucu diye düşünerek elindeki yaprakları küçük parçalara ayırıp yere fırlatıyor. İçi içini yiyiyor; kalk ayağa, fırla hadi arkasından, tut kolundan gönderme bir yere diyor birisi. Bir diğeri; o gitti artık, bunu kabullen, olması gereken de bu, arkana bakmadan öbür tarafa doğru yürü diyor. Merdiven uzun, adımları kısa, hala yetişilinebilir. Mantığın ayağına bağladığı prangalar çelikten, oturduğu merdiven kenarı içinden çıkılamayan bir bataklık. Rüzgarda saçları ne güzel de salınıyor, adımlarını ufak ufak, her adım geri dönecekmiş gibi atınca ne de sevimli gözüküyor. Neden sonra gözlerinden akan tuzlu suyun tadı ağzına gelince farkediyor ona bakmakta olduğunu. Ağlamak hoşuna gitmiyor hiç, hemen mantığı bundan yararlanıp duygularını ezmeye çalışıyor. Kalk git burdan, unut onu da, bu merdiveni de unut.

Merdiveni inmek ne yorucu diyor Dilek. Hele bu sıcak havada ne zor, hele bu kararsızlıkla ne çekilmez. Bir derginin sayfalarında göz gezdirir gibi içine, duygularına bakıyor. Bari şu çanta olmasaydı, inmek daha kolay olurdu. Belki de biraz soluklanmalı, şöyle merdivenin korkuluklarına çantayı asıp rüzgarda saçlarını bir havalandırmalı. Hayır belki de gerisin geri dönmeli, hiçbir şeyi umursamayıp geri dönmeli, tekrar sarılmalı, tekrar dokunmalı. Yok hayır diyor hemen, yapılması gereken bu. Başı dönmeye başlıyor, eliyle korkuluklara dayanıyor. Yüzünü rüzgara doğru dönüp kendini korkuluklara yaslıyor, gözleri kapalı. Rüzgar yüzüne yüzüne esiyor, Onu ferahlatıyor. Baş dönmesi garip bir hal alıyor, sanki onun ayaklarını yerden kesiyor, dizlerindeki bağı çözüyor. Kafası birden boşalıyor, boşluğun sakinliği tüm zihni kaplıyor, sakinliğin huzuru aklının duvarlarına çarpıyor, huzurun çıkartığı tüm sesler bilincinde yankılanıp üzerinden geçtiği tüm düşünceleri düzleştiriyor, basitleştiriyor, netleştiriyor. Başı iyice dönüyor, ne yaptığını umursamayıp, gözlerini açıp merdivenleri inmeye koyuluyor tekrar. Ama önünü görmüyor, bilinçsizce atıyor adımlarını, önünü çok az, bulanık bir şekilde görüyor. Başı iyice dönüyor, hiçbir şeyi farketmiyor, etrafındaki dünya dönüyor. Merdiven bitiyor şimdi diyor, gerisine sonra bakarız. Hızlıca iniyor, önünü görmeden. Çok az basamak kalıyor, başı iyice dönüyor. Birden ayağı takılıyor, merdivenlerden aşağı yuvarlanacak. Başı iyice dönmüş, dengesini yitirmiş, boşluğa doğru birkaç basamak uçacak. Sonra sert beton merdivenlere çarpıp kolunu bacağını kıracak. Tüm olacaklar gözünün önünden geçiyor. Uçmaya başlayacak şimdi, gözleri keskinleşiyor. Birden basamakları farkediyor, korkulukları, masmavi havayı, sarı sarı binaları, merdivenin sonundaki sokaktan geçen vızır vızır arabaları, karşısında duran mavi gömlekli adamı.

Hakan’ı farkediyor. Hakan’ın kolları çekip alıyor onu, kurtarıyor düşmekten, sakatlanmaktan. Yine Hakan’ın kolları çekip çıkarıyor içinde bulunduğu ikilemden onu, yanına çekiyor. Siliyor tüm itmeleri, kötü düşünceleri; çekiyor sımsıkı kendine, biriken tüm hislerini.

Merdiven eriyor şimdi.

Hepimizin belli bir yazgısı var ve hepimiz onun içinde mi ilerliyoruz? Yoksa hepimiz rüzgarla salınan başıboş yapraklar gibi oraya buraya mı savruluyoruz? Bence ikisi de doğru, ikisi de aynı anda olmakta. Önemli olan hayatı olayların hangi noktasında sorguladığımız mıdır ki?

Merdiven düzleşiyor, upuzun bir yol oluyor. Ters ışıkta bir çift silueti, yavaş yavaş ilerliyor, yolun ilerisini merak ediyor.

Acaba daha ne var?

Taban’a kuvvet

Posted in normalized on June 18th, 2008 by reşat

ÖZGÜRLÜKÇÜKLÜK

İşte bir fotoğrafta buluştu, türban ve bayrak.
Bence tüm insanları acayip sınıflara ayırak
Ne kadar yaşayabilirler acaba olmadan tarak
Ben özgürlükçüyüm, türban üniversitede olmayacak.

Yapsalar ya bizim ülkeye bitane türbanlı özgürlük anıtı
Olur belki gerçekten özgürlüğün buradaki kanıtı
Baykal, suratın bende yaratıyor acayip bi bulantı
Türban satmak için sanırım en ideal yer pangaltı.

Atam, naber, nasıl gidiyor, var mı oralarda türban
Kemalizm olmuş faşizm için bir otoban,
Bunu siyasi mesele yapmazsak kızar bize taban
Sokarız üniversiteye bacadan, almazlarsa kapıdan.

Ey şanlı ordu, ey şanlı asker, bir türk tüm dünyaya bedel
Geçen gün kandan bayrak yapımının tarifini verdi Emine Bedel
Orduya da giremez, yaşamasın bu vatanda hiç homoseksüel
Fatih Terim, bu ülkedeki en milliyetçi entelektüel.

M. Faşot TÜRKO ( Robotum yok )

it’s the final countdown

Posted in normalized on June 5th, 2008 by reşat

It’s the faynıııl kant davnnn diye şarkı vardı biz küçükken. Yani ortakulda filandık, ingilizceyi yeni öğrenmiştik. O zaman yabancı şarkıları çok dikkatli dinlerdim, sözlerini çıkarmaya çalışırdım. Riki martin vardı, ingilizcesini pek anlamıyordum. And i miss youu , like the desert miss the rain diye şarkı vardı. Sözlerini kendim çıkarmıştım. I’m a big big girl vardı bi de. O çok kolaydı gerçi. Zaten ne big ne de girldüm. Ama melodisi güzeldi işte. Barbi bebekler şarkı söylüyodu ya, ilk biz hazırlıktayken patlamıştı onlar sanırım. Come on baby, lets go party. Sınıfta iki tane salak kız vardı, bu şarkıyı ezberlemişlerdi. Elif ile Hande. Elif şişko gözlüklü bir tipti. Çok çirkindi. Ona katlanamıyorduk hiç. Hande güzeldi ama çok salaktı, benim için birşey ifade etmiyordu yani, ama yine de arkadaşlar tarafından daha çekilir bulunuyordu. Ortaokul ne güzeldi ya, final diye birşey yoktu. O yüzden blog yazmıyordum o zamanlar.

Cinsellik diye birşey yoktu ya, ne rahattık başlarda. Ama sonra çıkıverdi bir yerlerden. Kızların eteklerinin boyu konuşulur oldu. Gökçe galiba eteğini kıvırıyo, kısalmış derlerdi. Nihan sürekli firikik veriyormuş, siyah bir taytı varmış. Hayatta hiç katlamadığım şeylerden biri de tayttır mesela. O zaman bi moda olmuştu, çok feci günlerdi. Sonra herkes masturbasyonu konuşuyordu. Yeni bulduğumuz bir alandı, herkes tecrübelerini paylaşırdı. Hatırlamaya çalışıyorum böyle, kesin çok komik hikayeler vardır diye. Ama hiç aklıma gelmedi nedense, tüh.

Yarın sabah final olduğu için, gece 12de patates soymaya başladım. Kulağa çok mantıklı geldi, ders çalışmak yerine yemekle uğraşmak. Zaten genel olarak ev işlerinden zevk alıyorum çok. Yerleri o garip şeyle sildikten sonra parlamayı görmek çok hoş oluyor. Onu ilk kim bulmuş acaba. Böyle sıkma yerinde sıkmak çok eğlenceli o paspası. Önce üstten koyuyorsun, sonra döndürüyorsun, döndürdükçe sular akıyo. Gerçekten çok zekice. Sonra çamaşır makinesini izliyorum tuvalete gidince. Acayip huzur verici birşey. Bulaşıkları yıkamaya alıştım mesela, yemekten sonra hemen bir dürtüyle onları yıkayıveriyorum. Ev dağınık olunca toplamak da çok iyi hissettiriyo. Sanki evi değil kafamı topluyorum. Patates gerçekten güzel bir insan ya, önünde saygıyla eğiliyorum.

Acayip yüzesim var, sevgili okuyucu. Artık geliyorlar bana böyle. Kollarımı çırpmam gerek, nefesimi tutup dibe dalmam gerek. Geri geri yüzerken mavi gökyüzünü görmem gerek. Suyun üstünede kendimi bırakmam gerek. Sonra dibe dalıp bacaklarının arsından geçmem gerek. Boyu geçmeyen yerde dibe dalıp amuda kalkmam gerek, ellerimi kuma koymam gerek. Sonra da yorulup kendimi sıcak kumun üzerindeki havluya koyuvermem gerek. Böyle planlarım var evet. O zaman mysterious beache gidelim bence. Bence uygun.

ne zaman gitti tren

Posted in normalized on June 2nd, 2008 by reşat