tinkerbell

Posted in normalized on May 16th, 2008 by reşat

Ben boş bir evim. İki katlı, dıştan merdivenli, çatı katlı. Dümdüz, uçsuz bucaksız bir arazideyim. Rüzgarsız, iklimsiz, havasız bir düzlükte, varoluşum sessiz. Yapım sağlam, sütunlarım güçlü. Şeklim düz, görünüşüm sade. Pencerelerim kocaman, tavanım yüksek, kapım geniş. Ama boşum, renksizim, sessizim.

Sen o evin varolduğu düzlemdeki tüm yeri dolduran çimenlersin. Şimdi ev yeşil bir arazide, daha şirin, daha doğal. Sen o evin arkasında peydahlanıveren küçük mavi gölsün. Şimdi ev daha bir manzaralı, daha bir çekici. Sen o gölün yanında, sanki biz oturup sohbet edelim diye eğilivermiş meşesin. Ev şimdi daha huzurlu, daha sohbetli. Sen göle bakınca yansıyan, çok uzaktaki, tepeleri karlı dağlarsın. Şimdi ev daha sakin, daha gözden uzak.

Sen oradaki rüzgarsın, şimdi orası daha bir canlı, haraketli. Sen oradaki iklimsin, şimdi orası daha bereketli. Sen oradaki havasın, şimdi orada hayat var. Sen evden dışarı sızan ışıksın, şimdi orası daha sıcak. Sen evden gelen şen kahkaha seslerisin, şimdi orası daha neşeli.

Sen evin upuzun, geniş balkonusun, ev şimdi daha davetkar. Sen o balkondaki büyük, rahat ahşap koltuksun, ev şimdi daha yaşanabilir. Sen o koltukta oturan güzel, zarif, uzun boylu, beyaz elbiseli, dalgalı saçlı kızsın. Şimdi ev sen dolu, sevgi dolu.

Sen o koltukta oturup göle doğru sakin sakin, huzrulu huzurlu bakarken; birden göze çarpan, etrafına sarı ışık yayan, uçan, çok akıllı, çok sevimli perisin. Sen tinkerbell’imsin.

erik ist krieg

Posted in normalized on May 14th, 2008 by reşat

erik

Şimdi yanıma bir tabak erik koyduğuma göre, sanırım erikten bahsedeceğim. Ben gerçek bir erik müptelasıyım. Buzdolabımda olmadığı gecelerde onu arzuluyorum. Manavda onu gördüğümde nefesim sıklaşıyor, kalp atışlarım hızlanıyor. Onu biraz tuza bandırıp ısırdığımda, en büyük zevklerden birisinin oturduğu şatonun dar ve uzun holünde ellerimi duvarlara değdire değdire sarhoş sarhoş yürüyormuş gibi oluyorum. Eğer biraz ekşiyse, onu tattıktan sonraki o yüz buruşturmam ve kafamı titretmenden aldığım haz; bir çöl boyu hiç durmadan koşmuş, sıcaktan her tarafı bunalmış bir köpeğin serin suya girip çıktıktan sonra kurumak için yaptığı silkinme ile aldığı hazdan farksızdır. Bilmem anlatabiliyor muyum.

Bu kadar eriksever olduğumdan, erik piyasasını da çok yakından takip ediyorum tabii ki. Malumunuz, erik ilk çıktığı zaman çok pahalı olur. Diğerlerinden daha irice olanları, toplandıktan sonra ayıklanarak kilosu 10 ylden satışa çıkar, onları yarım kiloluk plastik kaplarda sarılı şekilde satılırken görebiliriz. Görece daha ufak olanları ise 8 ytldeni kiloyla satarlar. İlk 10 gün böyle geçtikden sonra, daha irice ve daha sulu bir tür olan papaz eriği piyasaya girer. Kilosu ilk haftasında 8, daha sonraki hafta 6, daha sonra da 5′ten gider. Bu sıralarda piyasaya giren, papaz eriğe göre daha ufak ve daha ekşi olan can erik fiyatları düşürür. Bu erik daha ucuzdur normal olarak. 3 veya 2 ytlden başlayan fiyatlar, gittikçe iner. Bu arada papaz erik çok pahalı kaldığından, satılabilmek için kendini 3 ytl civarlarına çeker. Ama bir dönem, çiftçilerce iyice ayıklanan, sadece irilerden oluşmuş papaz erikler piyasaya çıkarak 6,5,4 iriliğe göre değişen fiyatlarla satışa sunulur. İşte yeşil eriğin yolculuğu budur. Daha sonraları kendisini sarı ve kırmız erik olarak tekrar gösterir, o da başka bir konu olur bize.

Ben şanslı birisi olduğumu kabul ediyorum, tamam. Hayatta her sorun önümde direnmeden çözüldü. Engeller bana sormadan kalktı, fırsatlar ben uğraşmadan beni buldu. Her şey iyi gitti, anladım ki allah beni seviyor. Ben de onu seviyorum tabii ki. Ama geçen gün gelen bir mail, beni gerçekten “Bu kadar mı olur yani dedirtti.”. Tamam seviliyorum filan ama bu nedir yani. Abarttı gerçekten bu sıralar. Neyse çok teşekkür edeyim şımarıklık yapmadan. Size gelen maille veda ediyoruum. Elveda.

Merhabalar,
Değerli çalışma arkadaşlarımızın sağlığını düşünme ve dengeli beslenme adı altında, hafta başlarında (pazartesi) haftalık olarak tüketimimize yetecek kadar meyve alınmasına karar verilmiş ve bugün itibariyle uygulamaya konulmuştur.
Bu haftanın menüsünde gransimit yeşil elma ve yeşil erik bulunmaktadır. Almış olduğumuz meyveleri buzdolabında muhafaza etmekteyiz, meyveleri yemeden önce lütfen iyice yıkamayı unutmayalım.
Herkese şimdiden afiyet olsun.

Ben erkek tuvaletlerinin girişine asılan tabeladaki man ikonuyum.

alemlere bovary olarak gönderilen kadın, nerdesin?

Posted in normalized on May 12th, 2008 by reşat

bovary

Sevgili okuyucular, bildiğiniz gibi yakın ahbabım mandorcan ile yıllardır düğünlerde çalıp söylüyoruz. Baya da nam saldık aslında, mesela selamsızda bir düğün oldu muydu, hemen bize söylenirdi. Gidip çalardık o ara kral tv’de en popüler ne varsa. 5 milyon öro biriktirip nünberge taşınma hayallerim başka bahara kaldı derken, 3 gece önce, mandorcan ile birlikte demet akalının son hitini evde pratik yaparken telefon çaldı. Arayan damalis barının patronu Nihat abiydi. Bizi bir düğünde mustafa sandal söylerken görmüş. Benim mustafavari danslarımı çok beğenmiş. Abi dedim, ben acayip de tarkan dansı yaparım, ama ortam ona uygun değildi, daha nezih düğünlerde vay anam vay bile çalıyoruz dedim. Nihat abi, mesele o değil dedi, size bir teklifim var çocuklar dedi. Haftasonları gelip bizim mekanda söyler misiniz? dedi.

Aman tanrım, heteroseksüel düğün şarkıcılığından, homoseksüel bar şarkıcılığına yükselmiştik birden.Bu haberi kankam mandorcana söyleyince, ben hemen traş olup şu burnumdaki kılları aldırayım dedi. Ben de hemen koşup kollarımda ve göğsümde ne kadar tüy varsa yoldum. Pek sakalım çıkmıyor zaten, ama bunun işe yarayacağını hiç düşünmemiştim sayın okuyucu. Homoseksüel bar sanatçısı olmak için birebirmiş meğerse bu köselik. Daha sonra hazırlanıp mandorcan ile zümrüt fotoğrafçısına gidip iki tane zümrüt fotoğrafımızı çektirdik. Çok hoş çıktılar, patron çok beğendi, hemen gidip astı girişe.

İlk gecemiz çok heyecanlıydı. Cuma gününden bütün demet akalınları, mustafa sandalları, kenan doğuluları ezberlemiştik. Araya birkaç tane de tarkan atmıştık, enternasyonel olsun diye. İbrahim Tatlıses de koyalım dedi ufuk, onun da van tu tri foro gop gop şarkısını repertuarımıza aldık. Kendimi çok hazır hissediyordum. Sahneye çıkmadan 2 saat önce vardım bara, patron beni hazırlanma odasına götürdü. Orda bazı kadınlar vardı, fondöten midir nedir, ondan sürüp parlattılar bizi iyice, kaşlarım ince olduğu için almaya gerek yokmuş, iyi bari dedim, ama mandorcan tabii kurtulamadı bundan. Napalım, sanat için olsun o kadar. Sonra bize ikişer parlak takım elbise verdiler. İçine gömlek giymiyorsun, badi gibi birşey giyiyorsun, iğrenç filan ama olsun. Giydik çıktık.

Performansımız göz kamaştırıcıydı. Demet Akalın kırosunun Affedersin şarkısından Gülşenin Of Of’una güzel bir snyth geçişinden sonra yaşanan curcunayı, bağırılan yaşa,varol, kop kop’ları anlatamam sevgili okuyucu. Şampanya patlatmaların, peçetelede istek yollamanın ardı arkası kesilmiyordu. Seyirci memnundu, kafaları yerindeydi. Artık alemin vazgeçilmez iki sanatçısıyız.

İş bitince, geceleri alemdeyiz. Bu alem ise keyworddür sevgili okuyucu. Herkes konuşur, bahseder, ama bilmez, alem nedir. Şu alem der, bu alem der, alemdeyim der, ama orası neresi asla bilinmez. Tabii bu alemin dışındakiler için geçerlidir. Ben ve kankam mandorcan artık alemin içindeyiz. Ama daha bir heteroseksüeliz alemlerde. Flickr’da gördüğüm How-to: biilnçli kız kesme rehberinden edindiğim altın değerindeki bilgilerle alemlerde kız kesmekteyim. Dün gece Madam Bovary adında bir güzele rastladım, biraz histerikli çıktı, aman olsun, ben de pimpirikliyim, diyerek onu kabullendim. Arada arada kesiyorum. Yarın gidip, telefonun kaç diyeceğim. Allah onu alemlere bovary olsun diye yaratmış.

Hem sonra Madame Bovary’den daha histerik ve daha gerçekçi bir karakter gördü mü şu âlem? 

No, görmedi.

içinden sesler

Posted in normalized on May 6th, 2008 by reşat

Bugün içimdeki süper kahramanla tanıştım sevgili okuyucu. Adını filan düşünmedim gerçi daha, ama olsun. Bugün sarısı aslında çok sarı olan tirşörtümü giyip dışarıya çıktım. Olacaklardan habersiz bir şekilde, neşeli neşeli yürüyordum. Bir şarkı da mırıldanıyor olabilirim, hatırlamıyorum. Hava güneşli ama rüzgarlıydı. Gözlerini açamayacağınız kadar parlak bir güneş vardı. Tüm gözler çinliydi. Güneş gözlüklüler ise, tüm halktan üstün bir tabaka gibi, gözleri rahat bir şekilde dolaşıyorlardı. Birden ilerde duran kocaman bir şemsiyeyi ayrımsadım. Rüzgardan salım salım sallanmaktaydı. Deniz şemsiyesinin büyüğündendi. Dükkanın önünü gölgelendiriyordu. Ama rüzgarın kuvvetiyle devrilmeye yüz tuttuğunu anladım. Atak bir şekilde şemsiyenin önüne geçip düşmekte olan şemsiyeyi pazılarımla tekrar doğrulttum.

Bu şemsiye önde yürüyen 3 bayanın kafasına düşüp onları yaralayabilridi. Ama ben onları kurtardım.Tam bir süper kahramanım. Sonra bana baktılar, bir kahramana bakar gibi. Çok gururlandım kendimden. Kolumu yumruk yapıp havaya kaldırıp ordan uzaklaşarak rolümü tamamlamak isterdim elbette. Ama olmadı tabii. Kadınların kafalarını kurtardım işte , onu anlatmaya çalıştım sadece.

Her gün neredeyse 1 kilo erik yiyiyorum sevgili okuyucu. Tam bir erik canavarıyım. Tüketiyorum çok fena. Gerçi tüketim toplumuna karşıyım ama evimde Wii var. Napalım, insanı insan yapan bu yaman çelişkilerdir belki de. Ama baba parası yeme şeysini geçtim en azından, ona sevinmeliyim belki de.

Nasıl gidiyor acaba bayanlar beyler,
Aşık Mehmet hep doğruyu söyler,
Tinkerbell bitmiş, gönül neyler,
Çok acayip bu içinden sesler.

İçin için yanmakta dostlar bu sanat
Nasıl da hızlı koşuyor hayvanat
Burger’da yedim iğrenç bir kanat
İyi bir not ver bu şiire, et kanaat.