Posted in normalized on April 28th, 2008 by reşat

keykey

Hani anne, demiştin ya, kışlar gitmişti buralardan?
Bahar, sıcaklar, güneş gelecekti, taa uzaklardan.
Şimdi bakıyorum da, hava kararmış hep bulutlardan,
Yağmur damlaları şıp şıp düştü kafama, inince tramvaydan.

Giydim en güzel kazağımı, işim vardı, gittim taksime.
Tramvaya bineyim dedim, akıllıca dedim kendi kendime,
Sonra 3 turist bindi, biri erkek ikisi kız, oturdu biri önüme,
Bir kız onun kucağına oturdu, diğeri de beni seçti kendine.

Çok korktum, ne yapacağımı bilemedim, utandım,
Sonra bana güldüler, ben de iyice kızardım.
Hop kızım, oturamazsın kucağıma diye onu uyardım.
Sonra da nazikçe yer verdim ona, yaptım bir yardım.

Arkaşda anlatınca, dedi sandılar seni gay
Kucak dansı için yapacaktı seni kobay
Ben de dedim var mı lan evinde çay
O da dedi var, buyur gel, hay hay.

Şaka lan, demedi öyle birşey, işteyim dedi
Üzüm var evinde, geçende beni tırmalayan kedi
Bu salak chelsea, inanamıyorum bizi nasıl eledi
Aslında, takcaksın gözlük, olacaksın efendi.

Anne beni neden kandırdım, gitmemiş soğuk
Hava da acayip bulutlu, yani biraz boğuk
Fransa vizesi için epey uğraştırdı beni konsolosluk
Kızın kolyesinde metallica yazıyordu, kendisi tam bir abuk.

Sonra sarı dolmuşu göstererek eve gönderdi beni kader,
Küçükken düğünlerde saz çalarmış bizim peder.
Üniversiteyi kazanıp yanıma yerleşirse bizim birader
Yandım, gerçekten, nasıl halledicem bilmiyorum bu sefer.

Arabesk şiir nasıl yazılır diye sordum biliçaltıma,
Bir blogda utunuldum diye yakarmalısın dedi kanımca,
Kaç kere bindim acaba ben küçükken atlı karınca,
Şeker Ahmet Paşa sergisine gidebilrisem, selam söylerim amca.

Yirmi günü halledebilirim, daha çoklarını da halletmiştim çünkü
Kalmasın o zamana kadar aramızda hiçbir küskü
Seni mutlu etmeyi yaptım kendime ülkü
Burada da bitti işte, bugünkü öykü.

Teşekkürler.

Mehmet Hasan LAFAZAN

hâlâ bir diskoya gidemedim ya, işte buna yanıyorum

Posted in normalized on April 15th, 2008 by reşat

partizana

Canımın çok sıkkın olduğu zamanlar, ben hep diskoya giderim. Yalan söylemiyorum. Sıkılınca gidicem. Yani böyle 80s müziklerinde kurtlarını dökmek ne iyi gelir ha canı sıkkın insana. Ama şimdi onlar kapandı hep sanırım. Şimdilerde kılablar filan var; tekno, trance. Hiç hoşlanmıyorum onlardan. Malezyadayken bir kere gittim, onlara karşı nefretimi dansla ifade ettim. Çok acayip danslar bulmuştum, bu konuda yetenekli olduğum söylenebilir.

Geçenlerde yeşil konversim, ve ona uyumlu olan yeşil kız adidas çantamla sokağa çıkacaktım. Hava da epey güzeldi. Ama aynada kendime bakınca dedim ki, şuraya bir atkı gerek. Gardırobumu açtım, sarı bir atkı seçtim kendime. Sarı aslında çok sarıydı, ama olsun. Atkıyı doladım boynuma, konverslerimin bağcıklarını bağlamaya eğildim, ama sonra dedim ki; bırak bağcıklar çözülmüş kalsın. Sonra bu fikri çok sevdim. Bağcıklar çözülmüştü. Onlar belki de hayattaki tüm problemleri simgeliyordu. Onlar kendilerinden çözülmüştüler, biz üzerlerine gidip onları bağlıyorduk. Sonra eve gelince yeniden çözmeye uğraşıyorduk. Ama çözümüm müthişti, bırak bağcıklar çözülmüş kalsın. Bir anda herşeyi çözmüştüm.

İnsanların bir akımın peşinde koşturmaları bana hep yarı-delilik gibi geliyor. Yani bir fikir veya düşüncenin peşinde tüm hayatını yönlendirmek, bir ideolojiye sığınmak imkansız galiba benim için. Her görüşü, her aksiyonu, bu anlam bütünlüğü olan şey üzerinden yorumlamak zorunda bırakıyor insanı ideoloji. Hem zaten hepsinin insan ürünü olduğunu göz önünde bulundurursak, ne kadar tutarlı olabilir ki. İnsan en fazla kendi içinde tutarlı olabilir. Bunu koskoca bir düşünce sistemine oturtmaya çalışmak, herhalde bir ütopyadır. Neyse ki, ciddiyetsizlik diye birşey var. Ben ondanım. Geçen rüyamda leninle 5erli penaltı atışları çekiştik. O kadar insanı peşindan sürükleyebilirsin ama, benim ciddiyetsiz şutlarımı yakalayamazsınız kel bayım dedim. Nahımı yersiniz dedim bi de. Pos bıyık sol kültürüne stalinden mi girdi acaba, yoksa alevilikten mi? Bilemiyorum hiç.

Neyse ki alternolar, siyasi bir akım olmadığı için, hiç kafa kurcalamıyorlar. Çok iyi insanlar, rahatça dalganı geçebilyorsun, umarsızca. Çok eğlenceli gerçekten. Diyorum ki, arada gidip bir kaç tanesiyle tanışsam, ne eylenceli olur. Hem zaten eminim ki, hepsinin altında normal normal insanlar yatıyor, onları böyle alternatifleştiren sebepleri öğrenip, “Bir Alternonun Anatomisi” adlı anı dizisi yayınlarım blogumdan. Öyleyse planlarımı gözden geçireyim, diskoya gitmek, sapancaya ingiliz pikniğine gitmek, alterno arkadaş edinip çocukluğuna inmek, muson yağmurlarının seslerini teybe kaydedip evde virgina woolf okurken dinlemek. Evet planlarım bunlardan ibaret.

Nedir bizi ciddi yapan azizim,bu denli,
Ekşiyorum görünce insanlarda melankoli,
Üzgün insanlar gerçekten çok hünerli
Nasıl tutuyorsun o kadar sorunu aklında sürekli?

Bana kalırsa, aslında sadece içinde bulunduğun şu an, en kıymetli,
Geçmiş pişmanlığı ve gelecek kaygısı ise yapar düşüncelerimizi kangrenli.
Belki de kaderle olmak gerek biraz samimi, senlibenli,
Yaşamı ve neler getireceğini beklemek gerek hevesli hevesli.

Şair, Fotoğrafçı, Yazar Cihan SARIÇİYAN.

populasyon ve zülfikar hakkında yatakta yuvarlanmacalar

Posted in normalized on April 12th, 2008 by reşat

yusuf yunus

Eve geldim, harika bir yer. Gerçekten bak. Sevgi suratına suratına çarpıyor, oo Mehmet gelmiş. Gurbetteki ferdiyim ailenin. Tüm ev halkının, tüm ailenin. Tek karşılaştığın şey sevgi. Üstüne atlayan çocuklar filan, çok huzurlu. Ne şanslı birisiyim diye düşündüm geçen. Öyle gerçekten. What’s the point digging deeper diye sordum kendime sonra. Aslında bu sorunun kendisi digging deeper ama önemi yok şimdi. TranquilSuntafa arkadaşımın istediği şeyi yapıyorum şu anda. Yataktan blog yazıyorum. Belki de tüm herşey onu kıskandırmak adına düzenlenmiştir. Sanmıyorum gerçi.

Alnımıza zülfikar çizdim. Bitane adam var, ömer hoca. Kel kafalı, sakallı. Alnında da zülfikar dövmesi var. Çok acayip ya, korkunç biraz. Antalyadaki olaylarda gözüküyor. Ondan alnıma zülfikar çizeyim dedim. Hz. Ali’nin kılıcı. Ben kılıçlardan çok hoşlanıyorum ya, gerçekten bak. Hatta öss’den önce babam bana kılınç almıştı. Öyle sevindim ki, görseniz şaşarsınız. Sonra o moralle gidip tüm soruları bildim. 360 puan aldım. Ama kimse buna inanmıyor nedense.

Sonra Yusuf’la Yunus geldi işte. Birisi bacağıma asıldı Mehmet abiii diye. Diğeri çaktırmadan masaya çıkmış, sırtıma atladı. Açsana bilgisayarını resim çekillelim diye tutturdular. Beni kendileriyle denk tutuyorlar, çok hoşuma gidiyor. Bazı hareketlerimi onlarda görüyorum böyle. Soruyorum, sen çok mu akıllısııın diye. Başını sallıyor evet anlamında. Saçında ne var oğluum diyorum. Böyle saçını karıştırıp, kandırma beni diye sıkılıyor. Annem, rahat bırakın oğlumu diye geldi sonra yanlarına. Elinde çikolata kutusu vardı. Onlar gelince çıkartıyor ortaya bu kutu. Onlar yokken nerde hiç bilmiyorum. Çocuklar gelince onlara ikram ediyor, bir de çikolata vermeden önce kendini öptürüp çocukları biraz seviyor. Haince biraz ama güzel yine de. Bir de soğuklar bitmiş burda, annem öyle diyor. Aa ne bu böyle kalın kalın şeylerle gelmişsin dedi bana. Ama anne, ben geçen gün üşüttüm, burnum akıyor dedim ben de. Sonra üşüttüm diye kızdı bana. Ya nasıl bir diyalog bu, çok acayip birşey, çok harika. Okulu mokulu bırakıp eve dönme fikri hiç de böyle abuk bir fikir gibi gelmiyor bana.

Biz dört kardeşiz. Üst katta amcamlar oturur. Onların da 4 çocuğu var. 3 Amcaoğlu 1 Amcakızım var. Teyzemgillerde de 3 çocuk var. 2 teyze kızı 1 teyze oğlu. Hepsi benden büyük galiba. Hepsi evli. Bizden bir tek ablam evli. Şimdi ailemizde bir nüfus patlaması yaşanıyor. Amcamlarda zaten hali hazırda 3 torun varken, bu hafta gerçekleşen 2 doğumla çocuk sayısı 5′e çıkıverdi. Teyzemlerde de 4 torun varken, teyzemin kızı ikiz doğuracak. Bizimkilerde hiç torun yok şimdilik. Ama neyse ki ablam imdatlarına yetişti. Mayısta erkek yeğenim geliyor. Erkek çocuklar çok sevimli ya. Acayip sevilesi. Gerçi kızlar da öyle. Ayşegül mesela, çok tatlı. Acayip acayip tatlılar, hangisini seveceğimi bilemiyorum. Ha bu arada, dayımın da 2. çocuğu olacak. Çok acayip bir populasyon patlaması yaşıyor ailem. Ben de evlenip bu kervana katılmak istedim birden. 7 tane çocuğum olsa ne iyi olurdu. Sonra da torunlar olur birsürü. Torun çok harika birşey ya.

Babanemin 3 çocuğu var. Bunlardan da 10 tane torun olmuş. Bu 10 torundan ben abim kardeşim ve bir halamın oğlu hariç 6’sı evlenmiş. Bunlardan halihazırda doğmuş 6 çocuk var. Sonra abim evlenecek 3 çocuk o desek, benden de bir 4 çalışır, kardeşimden de 2 desek, ablamlardan 2, halamlardan bir 3′lük. Oha, neredeyse 20 olacak. Dünyayı yokedeceğiz sanırım. Herneyse, populasyona kafayı taktım ben. Ama galiba düşündüm de, kız çocukları daha tatlı.

Küçükken ne güzeldi ya. Teyzemlerin depremde evleri yıkılmıştı, ama onlara birşeycik olmadı allahtan. Sonra bize geldiler. Bizde kaldılar. Onlar 6 kişiydi, biz de 6 kişiydik. Evde 12 kişi vardı. Yemekler çok acayip olurdu. Sıkış sıkış masada, sadece yemeğin ve nefesin ısıttığı bir mutfakta, ay, o ne huzurdu. Sonra benim odam vardı, yani kardeşimle benim kaldığım oda. Teyzemle eniştem, bir de iki teyzemin kızı, bir de ben uyurduk orda. Küçükken ben karanlıktan korkardım, kender olmamıştım galiba henüz. Gece böyle elektrikler söndü mü, gizli gizli abimin yanına sokulmaya çalışırdım. O da uyanır, huysuzlanırdı. Ama teyzemler gelince, ev acayip kalabalıktı, huzurla uyurdum. Çünkü yanımda daha 3 kişi yatıyordu. Çok güzel bir histi. Akşamları çok acayipti ya, her odada en az 2 kişi. Sürekli birşeyler konuşulunurdu. Babamla eniştemlere katılırdım ilk önce. Ciddi şeylerdi hep, biraz da kaygılıydı. Sonra abimle kuzenin yanına giderdim. Onlarınki de çok gençti. Motorsiklet filan, pek sevmezdim ben. Sonra ordan annemle teyzemin yanına geçerdim. Dizi izlerken, birilerinin dedikodularını yaparlardı. Ablam ve teyzemin kızları da onların dedikoldularına katılmaz, dışardan kendi dedikodularını sürdürürlerdi. Çok güzel günlerdi. Gerçi şimdi düşündüm de, erkek çocuk daha tatlı olur. Böyle akıllı filan olur kesin. Çok güzel.

Heralde huzurun resmini çiz deseler, kesin kalabalık ve sıcak bir ev temalı olurdu resim. Bazen böyle bir his geliyor. Diyorsun ki, tamam lan, çözdüm herşeyi. Anladım işte. Bu buydu, şu da şu. Bir anlık gafletle, işte çözdüm diyorsun. Biliyorum herşeyi. Sonra ufacık birşey, nokta kadar, geliyor yıkıyor herşeyi. Sonra diyorum ki, ulan, hani anlamıştım herşeyi. Sonra düşünüyorum. Benim için mutlu olmak ne kolay. Acayip kapalıyım. Herşey de şansıma iyi gitmiş. İyi gidiyor. Benim mutsuz olmam zaten çok zor. Sonra diğer mutsuz insanlara, aa neden mutlu olamıyorlar diye şaşıyorum. Anlıyorum ama şimdi. Tüm hisler insanlar için gerçekten.

Of yine uzun yazdım. İçinde gönderme yok diye okunmaz belki de. Belki de göndermeden çıkıp direk yazıya girmeliyim. Aklının somut şekli güzelliği olan birisi, mantığıyla vicdanını bir hamurda yoğurmuşluğun verdiği kendine özgü iyiliğiyle hayatıma ışıklar saçıyor, düşündüğüm her anda. Uzun şenlikli sofralar kurmak isteyen, güzelliğin somut hali olan elleri düşünüp, kırmızı ojeli hayaller kuruyorum hep, konuşmasam da hiç. Biriktiriyorum içimdeki herşeyi. Koşulsuz sevgiyi, koşulsuz anlayışı, koşulsuz güveni. Birleştiriyorum içimdeki herşeyi. Dünyadaki varlığından gelen mutlulukla, olmayışından gelen üzüntüyü. Güldüğünde gelen yaşama isteğiyle, ağlamasında gelen yaşama soğukluğunu. Pil bitiyo. Çıkış gücü çok uzak. Neyle bitirmeli acaba.

Her gün yeni birşeyler keşfediyorum hislerimde,
Sonra keşkelerle dolu bir paragraf yazıyorum içimde.
Revealing endless disappearing pipelines,
Keşke alsaydım ona bir alyans.

bonus kafa saç

Posted in normalized on April 7th, 2008 by reşat

ahoy me mate

Akşam 10da uyumak güzel birşey gibi geldi baştan. Aa dedim, gidip uyuyayım. Sonra gittim uyudum. Ama tabii ki uyandım sonra. Saat 3.30 olmuş. Çok saçma oldu gerçekten. Bütün günü dağınık bir evde, bir bilgisayarın karşısında kambur kumbur, aç aç geçirmek sıkıcı bir iş gibi gözükse de, bazen insan sıkıcılığı sevebiliyor. Valla bak.

Sıkılıyorsun sıkılıyorsun, patlıyorsun sıkıntıdan. Duvarlardan sıkıntı akıyor. İçinde patlamalar oluyor sıkıntıdan. Lambanın ışığından sıkıntı sızıyor, damlıyor suratına suratına. Mutfaktan sıkıntının kokusu geliyor. Etrafa yayılmış tüm elbiseler sıkıntıyla arkadaş gibi. Bakıyorsun hepsine teker teker, derin nefes alıyorsun. Kaşları yukarı kaldırıp pofluyorsun. Sonra da bunu seviyorsun işte. Garip bir his olsa gerek.

Yazı özledim ben biraz. Bugün minderleri salona dizip üstlerine atladım. Kollarımı çırptım, yüzer gibi. Baya güzel simüle etmiştim aslında. Yazın da kendine has sıkıcılığı,kasveti var aslında. Böyle yüzeysel olarak çok hayat dolu gibi gözüküyor uzaktan. Ama içi sıcakla, terle, sıkıcılıkla dolu. O da iyi birisi bence. Bana kalırsa zaten, kış daha hayat dolu. İnsan ne yaparsa kışın yapar, kışın başarır. Yaz lounge’dir.

Bir de şu saatin saniyesi var. O çok uyuz. Ama hediye. O yüzden çok seviyorum. Gerçi içinde çok değerli şeyler bulunuan, kapatılmış eski bir yazıtta şunlar geçiyordu sanırım. “Hediyeleri başkalarına hediye etmek gerek.” Ben katılmadım hiç. Onları sevsek daha iyi değil miydi. Ben çok seviyorum.

çok rahat adamım aslında

Posted in normalized on April 2nd, 2008 by reşat

keke

Saygıdeğer okuyucu, üstte gördüğünüz yakışıklının adı Fehmi Fezacıbaşı. O altında giydiği uzay giysisinin hikayesi var. Bakın bakın ne anlatıcam.Durun şimdi.

Fehmi beyin dedesinin dedesinin dedesi, taa bab-ı ali döneminde uzaylılar tarafından kaçırılmış. Bu şahıs, Mehmet Efendi, yaşını başını almış, epeyce tembel ve göbekli bir adammış. Babası Telşehriyeci felfecir Uzun İhsan’dan kalan mirasını yiyerek, gününü gün ederek, genelde bir sedirde uzanarak ve üzüm yiyerek geçiren bir insanmış. Bu tembellik huyu yüzünden, ayrıca yediği tepsilerce oturtma yemeğinden, önceleri yağ bağlamış olan göbeği sonraları iyice büyüyüp, giysilerinden taşar olmuş. Öyle ki, oturduğu üsküdar semtinin en babayiğit, en bıçkın insanı olan Arap İhsan bile onu yerinden kımıldatamazmış. Epeyce ağırmış yani.

Mehmet Efendi, tembel olsa da, dini bütün, itikatlı bir insanmış. Artık kilolarından yürüyemez olduğu için, biraz da babasının servetini yiyerek erittiğinden yeterli parası kalmadığı için, kutsal vazifesi olan hacca gidemiyormuş. Bu konuda büyüklerden yardım istemiş, paşalara sonra vezierlere hatta sadrazama, o da yetmezmiş gibi yüce devletlümüz padişahımıza kadar varan mektuplar yazmış, aracılar tutmuş, rüşvetler vermiş. O zamanların hacca gitme parası olan 1000 sarı altunu allah rızası için şu garip kulları Mehmet Efendiye istemiş. Ama büyükleri Mehmet Efendiye yardım etmemiş, hatta dalga bile geçmişler. Padişah bizzat bir name yollayarak, hergün yediği bir kuzudan, yarım kazan pilavdan, ve bir tulum şerbetten arttırsın da, hem erisin hem de parayı biriktirip hacca gitsin diyerek onunla alay etmiş.

Alaylara çok içerleyen Mehmet Efendi, iki gözü iki çeşme, yaradana yalvarıp yakarmış. Kendisi gibi dini bütün, nefesi kuvvetli, sakalı uzun bir şahıs olan babası Uzun İhsan Efendinin yatırının başında 3 gün 3 gece sadece yemek yemek için - günde 5 defa - durarak dua etmiş, kendini hırpalamış. Yaradanın onun bu içten feryat-ı figanlarına yanıt vermesi pek sürmemiş.

Fehmi beyin doğumundan yüzlerce sene, insanın fezaya çıkmasından 100 sene, türkiyenin yurovizyonu kazanmasından yaklaşık birbuçuk asır evvel, ahalice Şişman Mehmet Efendi diye bilinen zatın evinin önüne gece yarısı bir uzay mekiği peydahlanmış. Mekikten inen kısa boylu, parlak gri metalimsi elbiseli, yeşil kafalı melaikeler, evin kapsını açıp sihirli bir güçle mehmet efendiyi yatağından kaldırıp kaçırmışlar. Mehmet Efendi uyandığında kendini acayip bir gezegende bulmuş. Etrafta koşturan acayip insanlarla konuşmaya çalışmış, ama derdini kimseye anlatamamış. Bütün gün pek yemek yemediğinden, ve bu yolculuk onun gibi birisi için çok fazla olduğundan, pek dayanamayıp uykuya dalmış. Uyandığında bir de ne görsün, işte karşında Kabe-i Mükerreme, işte kutsal topraklar, işte beyaz beyaz hacılar. Gözyaşlarını tutamayarak secdeye varmış hemen, yaradanına binlerce şükür etmiş. Daha sonra bir bakmış ki, onu kaçıran uzaylılar, çok iyi insanlar olduklarından mıdır nedir, onu hac için hazırlamışlar, ihrama sokmuşlar, giydirmişler kuşatmışlar. Fakat ihramın altına, parlak, jelatin gibi, metal görünümlü bir şalvar giydirmişler. O şalvarda bulduğu 3 sarı altunla, Sudan’lı 4 tane iri yarı zenci köle tutarak kendini 7 kere Kabe’nin etrafında tavaf ettirmiş, hac için gerekli tüm görevleri yerine getirerek o gün hacı olmaya muvaffak olmuş.

Kutsal topraklarda geçirdiği mutlu günlerde Mehmet Efendi, çok iyi hacı arkadaşları edinmiş. Fakat, birgün odasında uyurken, yine o uzaylılar geldiler, ve Mehmet Efendiyi geri kaçırıp evine, tam kaçırdıkları yere bırakıverdiler. Sabah kalktığında zevceleri tarafından ihram içinde, altında o gri parlak şalvarla bulunduğunda kimseyi hacca gittiğine inandıramamış Mehmet Efendi. O dönemde büyük bir kavram olan “Hacı” sıfatını hakkettiğini kimseye inandıramamış. Bunun için yine büyüklerinden yardım istemiş, yine padişahın kendisine varacak mektuplar yazmış, rüşvetler vermişti. Ama hacca gittiğini söyleyen Mehmet Efendiye alev püsküren padişah, onun yalancı bir münafık olduğunu, o kutsal yerlere gittim diyerek oraya giden tüm hacılarla dalga geçtiğini, bunun cezasının çok ağır olduğunu söyleyen bir name göndermişti. Israrlarına devam eden Mehmet Efendinin en sonunda boynunun vurulması gerektiği düşünüldü. Tez zamanda, bu işin kompetanı bir cellat tarafından irice kafası tombul bedeninden zarifçe ayrıldı.

Aradan aylar geçtikten sonra, Mehmet Efendi’nin beraber kutsal vazifesini yaptığı hacılar geri döndüler. Dillerinde bir gece ansızın aralarından ayrılan, çok sevdikleri, Selamsızlı Şişman Mehmet Efendinin adı vardı. Bu isim ve haber tez zamanda Bab-ı Ali’de yayıldı, yankı buldu. En sonunda padişahın da kulağına giden bu söylentilerden sonra padişah, bir hacıyı çağırıp ona olanları anlatmasını emretti. Gerçekleri öğrenen padişah çok pişman oldu. Gerçek bir hacıya inanmayıp günaha girmiş, onunla alay edip hepten cehennemlik olmuş, bunlar da yetmezmiş gibi bir masumun boynunu vurdurtmuştu. Vizdan azabıyla kıvrım kıvrım kıvranan padişah bir gece rüyasında Tembel Hacı Mehmet Efendiyi gördü. Eğer üsküdara kendi adında bir cami yaptırılmazsa, iki cihanda elinin yakasında olacağını söylüyordu hayalet. Ayrıca garip metalimsi gri bir şalvar giymekeydi. Sabaha beti benzi atık uyanan padişah, tez zamanda üsküdara adı Tembel Hacı Mehmet Efendi olan bir camii yaptırılmasını buyurdu. Ayrıca Mehmet Efendinin evinin araştırılıp parlak gri bir şalvarın olup olmadığının öğrenilmesini istedi. Evi arayan yeniçeriler birşey bulamamışlardı. Babalarının haksız yere kellesinin uçurulduğunu düşünüp padişaha düşman olan çocukları, babalarından kalan bu şalvara sahip çıkmışlar, onu kutsal bir aile yadigarı sayıp saklamışlardı.

İşte o zamandan bu yana, cumhuriyetin ilanından sonra Fezacıbaşı soyismini alan sülale, bu uzaylı şalvarını her daim giymeye devam etti. Bu soyun son üyesi ise, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Fehmi beydir. Büyük dedesinden yadigar şalvarı gururla giymektedir. Kendisi alterno akımının önemli bir ikonudur. Bunun dışında birkaç şiiri de bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse;

Biz alternolar iyi insanlarız nispeten
Gerçi kiminle kıyaslıyoruz, çok izafeten
En büyük tutkumuz olmak bir metropoliten
Çok tarz giyiniyoruz hakikatten.

Ey cumhurdaş, uy Alternonun yüce kuramı olan 6 ok’a harfiyen
Korkma sakın, yalnız kalma, kendin gibilerde dolaş mütemadiyen
Çok çirkinsen eğer, sür yüzüne biraz fondöten,
Verme, konversleri alsan da hiç üstüne çekidüzen.

Fehmi Fezacıbaşı.

Teşekkürler

-

Bir de baktım ki, hergün yazı yazar, hergün kafa sokar olmuşum. Bir de hergün şiirler, fotoğraflar, yazılar derken; hayatımın içine düştüğü bu entelektüelimsi havadan bir an için kurtulmak için, recep ivedik izlemeye karar verdim. Korkmayın, şaka yaptım. Tabii ki izlemeyeceğim. Ama şiir yazılabilir yine de:

İğrenç der bazısı,
Geçmiyor kalbimin sızısı.
Kocaman oldu kolumun pazısı,
Bitmedi üsküdardaki marmaray kazısı.
Bana acayip geldi ya yukarısı,
Yerim hep susamhelvası.
Kaynana zırıltısı.

Bu şiir türünü kendim buldum. Böyle geometrik şekil gibi biraz. ‘I>’ yapmaya çalıştım. Ucu sivri. Çok acayip oldu.