rutin

Posted in normalized on March 31st, 2008 by reşat

rahat keke
Merhaba sevgili okuyucu,eyleniyon mu?
Bendeniz Alterno Şair Hüsnü Marmelatçıoğlu. Tembel Hacı Mehmet Mahallesi, Şişman Hacı Mehmet sokak no:2 Üsküdar’da oturuyorum. Bu genç ve alterno yaşımda, şiire sardım. Size şiirlerimle kendimi anlatmak istiyorum belki de. Deniyelim.

Hayatımda en sevmediğim şey rutin,
Ucuz olsun diye elbiselerim hep jelatin,
Yakışıklı olmak için kafamda var hep briyantin,
Kel olmamak için sürüyorum kafama terebentin.

Fazıl sayın önünden alsan eriyeceği şey piyano,
Aslında küçükken olmak istemezdim ben alterno.

Aslında bilmiyorum hiç pilav nasıl pişirilir,
Heralde yemekte en çok zorlanacağım şey peynir

Teşekkürler.

Hüsnü Marmelatçıoğlu

alterno kuşağı ve adidas

Posted in normalized on March 25th, 2008 by reşat

Merhaba sevgili okuyucu, Bendeniz ALT-GEN kurumunun gençlik kolu başkanı Berk Büyükbaş. Tikilerin alternatifleşmesi kuramıyla açıklanan sosyal hareketin lideri olan kurumumuz, yani ALT-GET(Alternative Generation), benim de aralarında bulunduğum 5 kurucu üye tarafından kuruldu. Kurucu üye tarafından kurulması oldukça alternatif bir eylem olmalı. Herneyse, 4 tiki, 3 alterno, 1 rakçı, 1 clubber ve 1 kaybeden’den oluşan yönetim kurulumuzdaki herkes kurucu üyedir. Kurucu üye olmak ne güzel birşey, biliyor musunuz ki. Sanmıyorum hiç.

Lise yıllarında kadar “hardcore” bir tiki olan ben, rakçı arkadaşların etkisiyle yeni bir akım yaratalı henüz bir sene bile olmuş değildi. Gençlerin iki büyük kutbu olan “alternatifler” ve “tikiler”i birleştirme fikri ilk olarak benden çıkmıştı sevgili alekseyevna. Çünkü tiki demek pahalı ve zevksiz kıyafetler demekken, alternatif demek marjinal, hiç bulunmayan ve paspal kıyafetler demekti. Bunları birleştirmek gerçekten bana çok akıllıca göründü. Böylece hem pahalı, hem zevksiz, hem de popüler bir ikon yarattım. Baş markalar olarak kendime ilk olarak konversi işaretledim. Sonra ise adidas eşofmanlar ve dar livays kotlar geldi.

Ben ve ALT-GEN’deki arkadaşlarım, bu olacakları pek öngörememiştik. Çünkü tikilik ve alternoluk, iki ayrı kutup gibi görünse de özünde zevksizlikten oluşan iki gereksiz akımdı. Bunları birleştirince ortaya çıkan bu über-zevksizliği biz bile tahmin edememiştik. Şimdi caddelerdeki görüntü kirliliğinin, üniversitedeki pijamalı öğrencilerin, taksimdeki yarı pank-yarı tiki yaratıkların, kadıköydeki yarı tiki-yarı alterno biçimlerin belki de tek suçluları bizleriz. Özür dileriz.

Şimdiki duruma baktığımızda ise, görünen o ki; herkes herşey. Herkes alterno ve herkes tiki, herkes herşey işte. Bunun tek sorumlusu adidas bana kalırsa. Çünkü adidas çok geniş kesimi içine alan bir marka. Böylece hem tikileri, hem altornaları, hem yarı bilmemne-yarı bilmemneleri kapsayabiliyor. Ama bakınız, konvers öyle miydi. Değildi. Adidasın bu üç çizgili pijamalarını kapıp sokağa fırlayan gençler, bence onlar da ne olduklarını bilmiyor. Ama artık adidası kimse kurtaramaz. Mehmet giyse bile normalize olacak cinsten değil. Şimdi sadece siyah üzerine beyaz çizgili ayakkabılarını giymeyi içim elverebiliyor.

Keşke alterno-zombiler çıksa yeraltından. Shotgunla vururum kafalarına.

Berk Büyükbaş.

koku

Posted in normalized on March 24th, 2008 by reşat

Bütün günü uyuyarak geçirmenin verdiği rahatsızlıkla, nadiren kapalı olan yatak odamın kapısını açıp, burnuma hücum eden  bu tarifi mümkün olmayan kokuyu aldığımda saat henüz 6 olmamıştı. Belki de yeni kalkmış olmanın etkisiyle, belki de o koku yüzünden birden başım dönmeye başlayınca, ayakta kalabilmek için kapıdan elimle destek aldım. Hemen kendimi yatak odasının karşısındaki küçük odaya attım, attım ama burası daha da berbat kokuyordu. Elimle ağzımı burnumu kapayarak mutfaktaki cama doğru koşturdum, pencereyi açıp temiz bir hava aldım. Bu uyanır uyanmaz yaşadığım korku filmi sahnelerine sebep olan üç kişi ise evi çoktan terketmişti. Aman allahım, o nasıl bir osuruk kokusuydu öyle.

Üç kocaman adam, bütün geceyi sanırım osurarak geçirmişler. Evin her köşesine sinmiş bu kokuyu evden kovmak için derhal bütün pencereler, kapılar açıldı. Güzel koku yayabilecek ne varsa etrafa sıkıldı. O havayı hızlı hızlı hareket ederek daha fazla soluduğumdan mı ne, herşeyi yeşil veya yeşile yakın görüyordum artık. Havada zehirli yeşil bir gaz var gibiydi. Neyse, 15 dakika havalandırmadan sonra, evim yaşanabilir bir hal aldı. Ama uyudukları nevresimleri derhal toplayıp banyoya götürdüm. Onları hemen yıkayıp dezenfekte etmem gerektiği gibi bir his oluştu içimde. Ama o nasıl bir kokudur ya, şimdi bile bazen burnuma geliyor, psikolojik sanırım.

İnsanlarla konuşurken farkettim ki, mantığım çok düz. Ama gerçekten, çok düz. Böyle karışık kuruşuk 15 cümle kullanarak birşey anlattıkları zaman, kısa ve tek bir cümleyle tüm düşüncelerini özetlediğimde hepsine rastladığım bir mimik olan - gözleri açarak hafif bir açıyla yukarıya bakarak havada bir yay çizme olarak betimleyebilirim belki - o tarifi güç şeye bir isim vermek istedim. Pekiyi, adı “huğ hareketi” olsun.Neyse, hiç öyle bakmamışlar konuya. Çok acayip gerçekten.

Şimdi herşey çok yorucu. Herşeyi tekrar adlandırmak,anlamlandırmak. Hey sen, sen işte şuydun. Sen ise şu. Sen şu olmalısın. Senin yerin burasıydı. Sen gel buraya otur. Sen ise buraya yerleş. Senden çok uzak kaldım, darılma sen de gel şuraya geçiver. Bu öyle yorucu ki. Eskiden anlamlı olan, şu anda bir anlam ifade etmeyen şeyleri, anlam boşalmasından dolayı tekrar anlamlandırma işlemi, gerçekten laktik asit ürettiriyor beynime.

Varlığını hatırlamak bile mutluluk verici birşeyken, üzülecek birşey bulmakta zorlanıyorum açıkçası. Hala evimin köşesinde oturup, hafifçe tavana bakıp, kocaman gözlerle ve kocaman ağızla, hala kocaman kocaman gülümsüyorum.
Dua ediyorum.

imgelemem

Posted in normalized on March 18th, 2008 by reşat

Evimin perdeleri rüzgarla savruluyor, hayalet gibi, kocaman şekiller oluşturuyor. Rüzgar var, ama dışarıda. Evimin içi dinginlikle dolup taşmış. Tüm koltuklara dinginlik yayılmış, iki kanepeye birden yayılmışlar,sandalyelere de oturuyorlar. Bana bu sandalyeden başka yer kalmamış. Kalksam oraya da dinginlik oturacak, biliyorum. O yüzden hiç yerimden kalkasım yok. Ama dışarda rüzgar var, perdelerimde rüzgar var. Rüzgar kovmuş dinginliği; perdelerden, ağaçlardan, onlardan kopan yapraklardan, yerdeki çimenlerden, kedilerin tüylerinden, sokakta yere atılmış kağıtlardan, yerdeki tozdan. Biri beni çağırıyor.

Mutfaktaki sarı ışık, evimin tüm duvarlarına parmak uçlarıyla dokunuyor. Bazı yerlerine çok hafif, bazı yerlere kuvvetle baskı uyguluyor. Her dokunuş ayrı ton veriyor. Duvarlar hep düz. Neden hep düz. Eğimin şiirselliğini arıyor gözlerim. Ama sarı ışık iyi birisi, her dokunuşunda ayrı ton var, her tonuna ayrı bir beğeni var içimde. Karanlığa doğru bakmak; onun hiç dokunamadığı yerlere bakmak, gözbebeğimin açıklığını arttırıyor; daha çok ışık almak için. İçerden biri beni çağırıyor.

Herşeyi ne için yapmalıyım ki. Daha çok ne için. Daha çok mutluluk mu, daha çok para mı, daha çok sevgi mi, daha çok huzur mu, daha çok başarı mı; ne? Herşeyi daha çok birşey için yapmak istemiyor pek canım. Geri vermek istiyorum herşeyi, ama nankörce değil; sonra tekrar geri kazanmak için. Edilgen şekilde kazandığım tüm metaryalleri, tüm düşünce sistemimi,tüm doğrularımı,tüm fikirlerimi, tüm farkındalıkları geri vermek istiyorum. Edilgen şekilde edinilen farkındalık ne acaba. Only by the grace of God go i, go i, go i diye gidiyor ya, işte ordaki şey galiba. “go i”. Sonra hepsini etken olarak geri kazanmak istiyorum. Lego parçaları gibi hepsini biribirine geçirmek istiyorum. Küçükken de böyleydi belki; legoları yapardık, sonra, aa tamam, bitti, o zaman bozup tekrar yapalım. Sanki o zaman daha sağlam olacakmış gibi geliyor. Rüzgar benim için hazırladığı senfonisini yönetiyor; dallar, duvarlar, ıslıklar, perdeler. Sarı ışık duvarlarıma parmak izini bırakıyor. Dinginlik kanepelere uzanmış. İçimdeki sesler dışarı çıkıyor. Holey sevinci geliyor. İçteki birşey dışa çıkıyor. Sonra dıştan içe saldırıyor. Kollar havaya kalkıyor. Zar,çekiç,örs,üzengi; titreşiyorlar. Biri beni çağırıyor.

Rüzgar arkamdan gelip kollarıma, ordan da sırtıma dokunuyor. Elleri soğuk, irkilme hissi geliyor. Tüylerim diken diken oluyor. Aklım herşeyi çözüyor ama sanki bana söylemiyor. Masadaki peçeteler uçuşuyor, odadaki dinginlik uyanıyor,yatak odalarına gönderiliyor. Sanki evde, uykusu gelen çocuklar oturma odasında uyuyakalırlar da, anneleri onları yatak odalarına gönderir, rahat rahat uyusunlar diye, rüzgar anne gibi dinginliğe bunu yapıyor. Nazikçe ama otoriter. Yüzümdeki kaslar kulaklarıma doğru geriliyor, gözlerim çekikleşiyor, ağzım genişliyor, dişlerim gözüküyor. Bu gülmek sanırım, ama komik birşey yokken gülmek. Gülerek yazmak ne garip his. Dinginlik, rüzgar, sarı ışık, perdeler, tuşlar, peçeteler, antep fıstığı kabukları; şu anda mutluluğumun parçalarını oluşturdurlar. Teker teker birleştirdim onları, kendi mutluluğumu yarattım. Sarı ışığı yüzüme örttüm. Rüzgarı elbise gibi üstüme aldım; kollarıma ve omzuma. Dinginlikle tüm gövdemi sardım. Peçeteler uçuştular yakalayamadım. Sonra baktım, ne yapayım bu antep fısıtğı kabuklarını dedim. Yapacak birşey bulamadım, cebime koydum. İşte şimdi oldum. Oldum ben.
Mutlu oldum.
Parçaları birleştirdim.
Mükemmeliyetçilik, legosal mutluluğun tek düşmanı olsa gerek.

Biri beni çağırıyor, ama üzgünüm, yani aslında mutluyum. Kusura bakma,gelemem. İmgelemem.

akış

Posted in normalized on March 7th, 2008 by reşat

Kesinlikle “akış” olmalı diye düşündüm baştan. Sonra akmasını istedim. Kafamdakilerin akmasını istedim. Safety dance çalarken kasvetli düşünmek ne zor diye aklıma geliverdi şimdi. Evet, şimdi kesinlikle kasvetli değilim. Kötüye çekebileceğim birşey yok sanırım kafanmda. Sadece, öyle, aksın istedim şimdi.

Nerden başlamalı akmaya diye sordum kendime, aman, nerden başlarsa başlasın dedi biri. İyi, pekiyi dedim. Kabullendim. Hah evet, bundan başlanılabilir pektabii ki. Kabullenen birisiyim heralde. Kendim hakkında kesin yargılara varmak ne eylenceli birşeydir kim bilir. Biraz dans etmeli bence insan. Duvarları beyaza boyadıktan sonra, sanki evim daha mı pozitivist birisi oldu, belki de beyaz bir kedim olmalı. Tüm kedilerin efendisi olmayı, kabullenmek başlığıyla bağlayabilmek isterdim şimdi. Of, ikisi de uzak yerlerde kaldılar. Neyse, kedilerin efendisi olmayı istediğim halde, kabullenmeye yatkın birisiyim. Sanki zıt şeylermiş gibi oldu şimdi de. Aa neyse, akıyor işte.

Hop, paragraf. Neydi ki, demin kafamdan geçen o düşünce. Yakalayabilsem onu keşke. Ama sanki bunlar üsküdardaki motorlar gibi. Birisi gider, birisi gelir. Bundan sonrakini yakalarım sanırım. Eski bindiklerimden birine de sarılabilir miyim acaba. Eskiden gelmiş bir fikir. Eskiden bir zaman, gelmiş ve tutmuşum. Ondan akıtabilir miyim acaba biraz buraya. Mesela mutlu olma, mutsuz olma fikri. Kim bilir nasıl mantık yürütüm o zaman. Onu yakaladım ve dedim ki “Aa, mutsuz olmak da ne zor birisi” sonra bunun üstüne birşeyler birşeyler koydum. Mantık yürüttüm. Şöyle böyle dedim. Bindim işte o motora. Yakaladım onu. Acaba demin geçen düşünce neydi. Onu yakalayamadığım için o uçtu gitti. Çok uzun yazı olcak galiba. Akıyor.

Şimdi o düşünce, demin gelip geçti ya; ben onu düşündüm, bildim, birşekilde benim oldu o. Şimdi onu yakalayamadığım, ifade edemediğim için, aslında birşeyler kaybetmiş oluyor muyum ki. Sanmıyorum gerçi, o benim çünkü: Benden geçti, benim oldu. Beni oluşturdu o. Her an yeniden yaratılma halinde olan birşey mi acaba karakter. Demin birşey oldu, benden oldu, bir düşünce geçiverdi sadece, sonra o benden oldu, sonra o ben oldu, beni oluşturdu. Bundan hareketle; kişiliği, sürekli yeniden yaratılma halinde birşey olarak tanımlayabilir miyim. Birşeyleri tespit etmek, karar vermek, hah şu işte demek için doğru zaman gecenin bu iki buçuğu değilmiş gibi geldi. Sadece aksın, yakalayayım bazılarını buraya yeter. Çok eylenceli.

Anlaşılmak, anlaşılmamak; hangisi gerçekten istediğim. Anlaşılmayı hiç istedim mi bilmiyorum, o kadar derinlere inemeyecek kadar yüzeyden akıyorum şu an. Şimdi, bu kadar yüzeysellikle şunu söyleyesim geliyor. Ben anlaşılsam galiba sevmem onu. Çünkü belki de egomu iyi eden şey; karmaşık sanılmak, anlaşılmaz sanılmak. Belki de bu yüzden dışarıya kapalı birisi olup, anlaşılmaz birisi olmayı sağlıyor olabilir iç dengelerim. İç denge ne demek, hastalıklı bir düşünce mi acaba bu. Ama bence değil, sonuçta hepsi benim. Ben herkesi yenerim. Ama bir yandan anlaşılmayı beklemek, çok insani, çok sıcak birşey. Ben onu işaretliyorum galiba. Çünkü ilkine ulaşırken zaten çok yüzeysel akmıştım. Bu samimiyet verici birşey olduğu için daha derin oluyor böylece. Aa, birşeye karar verdim demin. Bu vaktin karar vermek için doğru bir vakit olmadığını da demin biryerlere yazmıştım. Onu silmiyorum şimdi, akıyor çünkü.

Şimdi bitirmem gerek, ama birtane daha yakalamak istiyorum hemencecik. Küçük olma fikri, büyümeme fikri neden bu kadar sıcak geliyor acaba bana. Neden sadece bununla defalarca mutlu olabiliyorum. Nerden akıyor bilmiyorum şimdi ama, sanki küçüklükteki saflığı, masumluğu seviyorum. Gerçi biraz kandırıkçı bir bakışaçısı, itiraf ediyorum. Aslında sürekli büyüyorum, kocaman birisi oldum. Birsürü ciddi işlerim var filan, birsürü şey düşünüyorum. Çocuk bunu yapmaz ki. Ama bunu yapmamaya çalışmak doğallığı öldürür diye birşey aktı şimdi buraya. Çünkü onun dışında tüm yaptıklarım doğal şeyler, kendimden olduğu için yüzde yüz söyleyebiiyorum; içimden öyle davranmak geldiğini. Herneyse, bunu bilemedim; küçük olmanın, kendini büyümemiş hissetmenin neden bu kadar mutluluk verici birşey olduğunu- çikolata gibi belki de, onu da yiyince böyle insan mutlu oluyo, anlam veremiyo, ama oluyo ya, ben ona bakıyorum- bilemedim. Belki de bilmemem gerekiyordur. Of birşey daha aktı.

Bilmem gerekenler ve bilmemem gerekenler diye bir liste var mı acaba. Bilmemem gerekenler olduğu düşüncesi galiba sinir bozucu. Aa, neden bilmeyecekmişim, dedirtiyor. Ama galiba var. Nasıl yenerim bunu acaba. Zaten aklımı en üstün tutmuyorum ki. Hislerimi en üstün tutuyorum genelde. Çünkü aklımın alamayacağı, asla çözemeyeceğim birsürü şey var. Onu en yukarı koyarsam, bir gün gelir çözemediğim birşeyle karşılaşınca, onun en üstün olmadığını görüp, kendimle çelişirim. Bu yüzden bilmemek sinir bozucu olmasın bence. Gerçi insanın kendisiyle çelişmesi kadar insani birşey daha olamaz. Şimdi bi öyle diyip, bi böyle diyerek ne yapmaya çalıştığımı tam olarak anlayamadım, belki de anlaşılmaz olarak egomu tatmin etmeye çalıştığımı sansam olurdu; ama sonuçta biryerlerde anlaşılacak olsam yine de güzel olurdu diye düşünmeden kendimi alamamayı çok insani buldum, çok güzel birşey bence. Sonuçta aktı, ve böyle oldu. Şimdi bitiriyorum. Belki şimdi, bu şarkıyı durdurup, tüm akışı kesip, bu yazıyı tekrar okuduktan sonra “aa bu ne biçim yazı, amma da şaçmalamışım” diyip bu yazıyı silerim. O zaman bu yazı; sadece benim beynimdeki sinapslardan geçen birkaç elektrondan başka birşey olmamış olur. Neyse, akış kesildi.

Biraz akış, biraz flûluk. Ne kadar iyi geliyor, herşeyi netleştiriyor. Akarken çünkü; akış altını net göstermiyor. Biraz bulanık gösteriyor.Durulunca herşey, herşey ne kadar net, kafam ne kadar net. Akarken ne kadar pislik varsa almış akıntı, alıp götürmüş, şimdi kalan; salt netlik. Böyle olunca bilinmesi gereken herşeyi biliyorum hissim var. Ondan var şimdi, evet. Ben bilinmesi gereken herşeyi biliyorum. Mutlu olmak için gereken tüm donanımlar sahibim. Bu düşünce rahatlatıcı çok. Herşey keskin, herşey kesin. Of bu çok süper. Düz birisi olmanın kolaylığı galiba bu. İyi yanı burda. İşte birsürü düz doğru, net doğru. Hepsi kafamdalar. Benim ordum onlar. Hayatın ordularına karşı, çok iyi eğitilmiş bir ordu, tüm olasılıklara hazır. Ayrıca çok iyi yönetilen ordu, ben yönetiyorum. Ben yönetiyorum hissinden sonra gelen his şu; ama o zaman yenilmem ki. Oyunsa zaten, asla yenilmem. Rakibim de çok iyi, kendimi zorlayabilirim böylece, neler yapabileceğimi görebilirim. Yatıyorum, son cümleye geleyim. Hayat zorlasın beni, yapması gerekeni yapsın, ben de neler yapabileceğimi göstereyim; göstereyim de, ağzı açık kalsın.