Ve Yaradan Heftgâh makamında es eyleyip sustu. Çünkü sesini Yer ile Gök arasındakilere işte böyle duyurmuştu. Ve yaradan, yedinci günü mubarek kılıp takdis eyledi ve dinlendi. Böylece Yaradan’ın hayali gerçek olmuştu. Şimdi ise sıra benimkindeydi.
Uzun boylu, keskin bakışlı,topsakallı gözlüklü genç irisi bir adam peydâh oluvermişti, upuzun sonsuzluğun ortasında. Sonsuzluk uçsuz bucaksız bir yeşillikti. Tam olarak düz sayılmazdı. Engebeleri vardı, bu engebeler sonsuzluğun manzarasına mükemmellik katıyordu. Sonsuzluğun bu bitmeyen arazisinin pür rengi yeşildi. Yeşil herşeye hakimdi. Hertarafından yeşillik fışkıran bitkiler; uzunuyla kısasıyla otlar, sarısıyla beyazıyla kırmızsıyla yeşil saplı çiçekler görüntüye kendi renklerinden çok yeşili vermekteydiler. Adam manzaraya baktı ve etkilendi. Sonsuzluğun rengi yeşil olabilir mi diye sordu kendine. Adam herşeyden şüphelenen, kuşku duyan, sorgulayan bir insandı. Bu yüzden yeşili şüpheyle karşıladı.
Adam yürümeye başladı. Etrafındaki her nesneyi sorgulayarak ilerliyordu. Burası neresiydi, neden buraya gelmişti, ve ne yapacaktı. Tüm soruları aklından birer birer geçiriyor, ve bu sorular biribiri ardına geçerken, kesinlikle birinin kuyruğu diğerinin kuyruğuna değmiyordu. Bu iştede oldukça başarılıydı. Belki sadece bu şekilde hayatta kalabilmişti.
Adam yürüdü, yürüdü. Epey ilerledi. Bitmeyecek gibi görünen sonsuzluk ona bir işaret göstermişti. Bir patika yolu gözüne çarptı. Oraya doğru ilerledi. Burasının bir yere gittiğinden adam emindi. Çoğu zaman birşeyden emin olmamaya çalışırdı. Sürekli burası neresi diye kendine sormaktaydı. Şaşkındı, belki birazcık da korkuyordu. Ama bunu yüz ifadesinden anlayamazdınız. Suratına baktığınızda onda korku yerine nefreti görebilirdiniz. Çünkü o cesur biriydi. Cesur insanların korkusu ise nefretti.
Patika yolda iki tam zaman ilerledi. Birden yorulduğunu hissetti ve yarım zaman mola vermeye karar verdi. Moladan sonra üç tam zaman daha ilerledi. Yeniden yorulduğunu hissetmiş ve bir yarım zaman daha mola vermeye karar verecekti ki; yarım zaman uzaklıkta, o yeşil sonsuzluğun içinde bir karartı görür gibi oldu. Ve galiba patika yol oraya doğru gider gibiydi. Ama tabii ki, adam emin olmayı sevmezdi. Bundan kuşku duydu. Sonra zamanı irdeledi, ilerlediği ve mola verdiği zaman dilimlerini sorguladı. Kendisini sıkılmış hissetti. Çünkü bir gerçeğe varamıyordu. Adam, insan aklını herşeyden üstün tutardı. Herzaman aklın anlayacağı şeyler olurdu. Aklın anlayamayacağı şeyler ise yoktular. Bu yüzden sürekli tutunulması gereken gerçeklere ihtiyacı vardı. Ama ayrıca sorgulayan birisi olduğundan, gerçekleri sorgulayarak gerçekliklerini yıpratarak tüm varoluşuyla çatışıyordu. Sonra birden parladı, sinirlendi ve hızlı hızlı yürümeye başladı. Yarım zaman sonra o karartının yanına gelebilmişti. Karartı bir sokak direğiydi. Üstünde ok şeklinde tabelalar olan direk, buradan geçen yolculara yol göstermek için dikilmişti.
Sağ tarafı gösteren bir okta “Çocuklar Mahallesi” yazıyordu. Başka bir yöne doğrultumuş bir tabela daha yoktu. Ama yol tam bu direğin altından dörde ayrılıyordu. Tutunması gereken gerçekler olduğu için, ayrıca biraz korktuğu için ve çocukların da korkulacak şeyler olmadığı için, adam adı belli tek yön olan sağ tarafa saptı. Burada bir süre ilerledikten sonra patika yol genişledi, normal bir yol halini aldı. Yolun etrafını ağaçlar düzgünce sarmıştı. Etrafa hakim renk hala yeşildi. Fakat bu yeşilin önceki yeşilden farkı; hayattı. Bu yeşilde hayat vardı, ve çoşku. Ağaçların yapraklarından geçebilen ışınlar yolda loş bir ışık oluşturmuştu. Gölgeler muazzamdı, estetikti. Adam bir süre durup kendi gölgesini bile inceledi. Gölgesi dünyadaki gölgesinden epey değişikti. Sanki göbeği gitmiş, omuzları genişlemişti. Gözlüğü gözükmüyordu ve birşekilde anladığı kadarıyla sanırım yüzündeki topsakal da gölgesinde yoktu. Bu yeni gölgesini beğenen adam, biraz daha neşeyle yolda ilerlemeye başladı. Ve bir vakit sonra ilk çocuk kahkahalarını duydu. Uzaktan biryerleden, mutlu çocukların koşuşturma sesleri, mutlu kahkahaları, sevinç çığlıkları, oyun sesleri gelmekteydi. Burada yankılanan yegâne sesler bunlardı.
Ağaçlı, şiirsel ve mucizevi yol bittiğinde adam, geniş sokakları, tek katlı klübleleri olan, çok geniş bir alana yayılmış ve çocuk cıvıltılarıyla dolu bir kasabaya ulaştı. Burası bir kasaba için oldukça büyük sayılırdı. Belki de bir şehir denilebilir diye şüphelendi adam. Sonra bu düşüncesinden de şüphe duyarak, buranın elbette bir şehirden de büyük olabilecğeini kabul etti ve buraya bir metropol demeye karar verdi. Daha sonra bu kararından da şüphe ederek en son ülkede karar kıldı. Ama burası görüp görülebilecek, olup olabilecek bütün ülkelerden, dünyadaki bütün toprak parçalarından daha büyük bir yerdi. Burası “Cennet” diye çağırdığımız yerdi.
Aslında dünyadayken adam, çocukları pek sevmezdi. Öyle kötü davrandığını filan söyleyemeyiz belki, ama yine de çocuklar ve çocukluk bu adam için iyi birşey olamazdı. Bir kere kişiliği ciddiyet üzerine kurulu birisi, bir çocuğun ciddiyetsizliğini hoşgöremezdi. Ayrıca adam nefret,kibir,hırs,aç gözlülük, yalan, hile gibi şeylerin hepsine sahip olmasa da onların tamamının ne olduğunu bilir ve kabul ederdi. Masumluğu, pervasızlığı, dürüstlüğü ve korkuyu bilen çocuklarla anlaşamaması ise doğal karşılanmalıydı. Belki de kendisinde olmayan şeylere içten içe hırs yaptığından mıdır, dünyadayken çocuk cıvıltısına katlanamazdı. Ama cennette duyup duyulabiliecek tek yankı ise buydu. Adamın deminki neşeli yüzü ise bu sebepten düşmüştü işte.
Etrafta çocuklarla birlikte bazı büyük insanlar da göze çarpmaktaydılar. Ama bu insanların tüm görüntüsü birdi. Yani hepsi biribirinin tıpatıp aynısıydı. Hepsi kadındı. Hepsinin uzun beyaz elbiseleri vardı. Uzun siyah saçları vardı. Tenleri beyaz ve ipeksiydi. Gözleri kahverengi ve parlaktı. Boyları uzuncaydı. Yüzleri biraz kemikli ve çok güzeldi. Galiba adam, kanatları olmadığından, bir de buranın cennet olduğundan bîhaber olduğundan; onların melekler olduğunu anlayamadı. Melekler çocuklara şefkatle gülümsemekteydi. Çocuklar koşuyorlar, oynuyorlar şen kahkahalar atıp daha sonra yoruluyorlardı. Elbette çok da acıkıyorlardı. Melekler onlara uzun kalabalık sofralar kuruyorlardı. Hertarafa sanki kaos hakimdi, ve çoşku, ve mutluluk, ve masumluk. Hepsi aynı andaydı. Hiçbirini düşünemeyen ve aklı alamayan adam, meleklerin ve çocukların arasından hızlıca ilerledi.
Buranın görüntüsündeki duruluk, yaşamındaki hareketlilik ve kaos, havasındaki masumiyet adamı iyice bezdirmişti. Sürekli burası neresi, kim bu çocuklar, ne işim var burada, buraya nasıl geldim gibi sorular sormaktaydı. Ayrıca oyundan da nefret ederdi. Etraf ise oyun oynayan çocuktan geçilmiyordu. İyice tepesi atan adamın alnında sinirden boncuk boncuk terler oluşmuştu. Buradan bir an önce gitmek istiyordu. Kendisini buraya ait hissetmiyordu. Etrafa bakındı, üç çocuğu gözüne kestirdi.
Bu çocuklar, ortancaları erkek olan, diğer ikisi kız olan, oyun oynayan üç kardeşti. Oyunları ise şöyleydi; başlangıçta ayağa kalkan kişi bir hareket yapıyor ve bu harekete yeni bir hareket ekliyordu. Sıra diğer çocuğa geçtiğinde sırası gelen çocuk bundan önceki tüm hareketleri hafızasından yapmaya çalışıyor ve hepsini bitirince bu hareketlere bir yenisini ekliyordu. Böylece tüm hareketleri akıllarında tutarak, sıraları geldiğinde bunlara yenilerini ekleyerek çocuklar oyunu devam ettiriyordu. Onların oyunlarını izleyen adam, bir çocuğun 5 zaman boyunca önceki turdaki tüm hareketleri yaptığını ve bunlar bittikten sonra bunlara yeni bir hareket eklediğini hayretle izledi. Çünkü bu üç kardeş bu oyunda çok başarılıydı. Oyunları hiç biteceğe benzememekteydi. Belki de hiçbirisi hata yapmayacaktı, oyun sonsuza kadar sürecekti. Ama çocuklar bundan hiç sıkılmayacaktı. Bu gerçeğe adamın epey canı sıkıldı ve oyunlarının arasına girdi.
En büyükleri gibi görünen kıza sordu “Adın ne kızım?” En sevdiği ve başladığından beri hiç yanmadıkları oyunu böldüğü için adama içerleyen kız, neşesiz bir sesle “Adım Deniz” dedi. Adam “Peki ya kardeşlerin?” diye sordu. Kız “Erkek kardeşimin ismi Derin’dir. Kız kardeşimin ismi ise Duru.”. Ortancaları olan erkek, yani Derin, ablasından uzundu, ak yüzlü, büyük gözlü bir çocuktu. En küçükleri Duru ise, çok sade ve adı gibi duru bir çocuk güzelliğine sahipti. Hepsi de pek akıllı gözüküyordu. Sevecen bir tavır takınmaya çalışan adam “Sizin anne babanız yok mu? Napıyorsunuz burda böyle kimsesiz? Hep oyun mu oynarsınız siz? Okulunuz yok mu sizin?” gibi büyük soruları sordu. Çocukların oyunları bölündüğü için hepsi neşesiz ve çatık kaşlıydı. Adamın sorularını yanıtsız bıraktılar. Ablaları söze karışıp “buraya sadece çocuklar girebilir, ne işiniz var burda, oyunumuzu neden bölüyorsunuz” gibi sitemli cümleler kurdu. Derin, kız kardeşlerini koruma görevi ona verilmiş gibi bir adım adama yaklaşarak “bizim oyunumuzu bölmeye hakkınız yok bayım, ve ablamın dediği gibi, buraya sadece çocukların girebileceğini bilmiyor musunuz? Şimdi sizi meleklere şikayet edeceğim” dedi ve bir hışımla yanlarından ayrıldı. Az ilerde, köşede önünde bir dondurma dolabı bulunan, buradan çocuklara dondurma dağıtan bir meleğe doğru yollandı. Ona heycanlı heycanlı birşeyler anlatıyordu ve bir elinin parmağıyla kaderşlerinin ve o adamın bulunduğu tarafı işaret etmekteydi. Neyse ki, orası cennetti, ve orda birisini parmakla göstermek ayıp birşey değildi.
Melâike, sessizlik içinde adama ve kardeşlere yaklaştı. Anlayışlı bir surat ifadesine sahipti. Gözlerinde acayib bir anlam vardı. Sanki dünyadaki ve ahiretteki hertürlü zeka bir kazanda kaynatılmış, içine bir tutam masumiyet eklenip iyilikle yoğurulmuş, daha sonra bunlar soğutmaya bırakılıp hamurlaştırılmıştı. Ve Yaradan bu kazandan bir tutam alıp eliyle onlara bir göz şekli verip meleklerin gözünü kendi elleriyle yaratmıştı. Böyle gözlere sahip melek, adama sadece bakarak, ona burada bulunmaması gerektiğini anlatmıştı. Adam ona “Ben de buradan çıkmak istiyordum zaten, bu çocuk cıvıltıları da fena halde sinirimi bozmuştu” diye söylendi. Gözlerini çatarak erkek kardeşe baktı. Onun bu hareketini çok ciddiye alıp ona kızmıştı bile. Melek yine gözleriyle ona kendisini takip etmesi gerektiğini mücizevî bir yolla anlatmış bulunmaktaydı. Melek arkasını dönerek yürümeye başladı, adam da onu takip etti.
Melek önde, adam arkada epey zaman ilerlediler. Dere tepe düz gittiler, göller dereler geçtiler, ve en sonunda uçuruma doğru açılan kocaman bir demir kapıya vardılar. Kapı saf altındı, daha çok bir kafes kapısını andırıyordu. 12şer altın kol vardı her iki parçasında da. Bu kollar kapıyı boylamasına tamamen katediyordu. Böylece kapı arkasında olanı çok net bir şekilde göstermekteydi. Adam arkasının uçurum olduğunu görünce epey korktu. Kapının ardı, yeri ve tavanı buluttan olma bir geçitti. İçinden bulutta nasıl yürürüm tedirginliğini geçirdiği anda melek ona “Çekinme, bu buluttan aşağı düşmessin. Yer gibi sağlamdır” dedi. Kendisine doğa üstü bir güç verildiğini sanan adam epey sevinmişti. Hatta buna biraz böbürlenir gibi olduğunda koltukları kabarmıştı bile. Melek onu uğurladıktan sonra arkasını dönüp gitti. Adam önceleri çekinerek bulutlara doğru bir adım attı. Sonra batmadığını anlayınca neşesi yerine geldi ve diğer ayağını da attı. Bulutların üstünde yürüyordu işte. Bu çok harika bir histi. Çünkü dünyadaki tüm kavramların aksine, bu yer insana ağırlığı hissettirmiyordu. Manzara ise harikuladeydi. Üstte ve altta ak bulutlar, açık mavi bulutlar göze çarpmaktaydı. İnsan gözünün görüp görebileceği en mükemmel manzaraydı belki de. Ama galiba sadece çocuk gözlerinin görebileceği cinsten birşeydi. İşte burası cennet geçidiydi.

Üstü ve altı bulutlarla dolu bu geçitten ilerken adam, aslında o çocuklu garip yerden kurtulduğu ve bulutların üstünde düşmeden yürüyebildiği için gayet mutluydu. Sonra doğası gereği sorguladı. Burası neresiydi, deminki yer neresiydi, neden sadece çocuklar vardı, şimdi nereye gidiyordu. Soruglayınca elbette mutluluğu uçup bulutlara karıştı. Neşesi söndü. Asık bir suratla cennet geçidinden ilerlemeyi sürdürdü. Çok geçmeden yine bir sokak direğiyle karşılaştı. Geldiği yönü gösterek ok şeklindeki tabelada “Cennet Geçidi” yazmaktaydı. Sağ ve sol yöne doğru bir yol da yoktu, ve gideceği yöndeki tabelada ise “Cehennem Geçidi” yazmaktaydı. Yazıyı okuyunca adam çok korktu. Ama şüpheciliği onu kurtardı. Hayır, geldiği yer cennet olamazdı. Bu ona göre su götürmez gerçekti. Böyle saçma su götürmez gerçekleri vardı. İşte buna dayanarak, gideceği yerin cehennem olamayacağını kendini inandırana kadar 2 vakit daha geçti. Neden sonra tekrar yola çıkmaya karar verdi ve cehennem geçidine doğru yollandı.
Bu yol, geldiği yönün aksine, çok kasvetli ve korkutucuydu. Deminki beyaz ve açık mavi bulutların yerini kara ve lacivert bulutlar almıştı. Ve bu yürüdüğü yerin altındaki bulutlar üstüne basılınca biraz batıyordu. İnsana her adımda aşağı düşecek hissi veren bulutlara adamın ayağı bileğine kadar batıyordu her adımda. İşte burası cehennem geçidiydi.

Adam bu yolda bir zaman ilerledikten sonra, kocaman çelikten bir kapıyla karşılaştı. Kapıda iki zebani vardı. Ama bunları bir şekile sokmak, onları birisine benzetmek, onları birilerine eşdeğer sunmak, hayalkârın hiç işine gelmediğinden bunu geçiyor. Adam gelir gelmez, zebaniler hiçbirşey demeden kocaman çelik kapıyı gıcırtıyla açtılar.
Cehennem olarak adlandırılan yer, cennet gibi yine bir sonsuzluktu. Fakat bu sonsuzluğun hakimi, rengi griydi. Heryer gri ve tonlarıyla boyalıydı. Hava puslu ve griydi. Toprak gri bir kumdu. Hertaraf gri bir çöl gibiydi. Bitkiden, renklilikten eser yoktu. Havası ise çok sıcaktı. Nem de çok yüksekti. Adam biraz yürüdükten sonra teninin kola dökülmüş gibi yapış yapış olduğunu farketti. Sonra sol tarafına doğru, asfalt bir yol buldu. Asfaltı görünce sevinen adam, medeniyete doğru gittiğini anlayınca epey sevindi. Bu yolda bir zaman ilerledikten sonra ufukta kocaman betonerme binalar peydah oldu. Binaları görünce adamın içi rahatladı. Normal dünyaya geldiğini sandığından içindeki korku da silinmişti. Binalara doğru hızlıca yollandı adam.
Binalara hakim bir tepeden tüm yapılara baktığında, buranın da dünyadaki tüm topraklardan kat ve kat daha büyük olduğunu farketti. İçindeki insanları merak ederek, ve tabii ki bulunduğu durumu sorgulayıp suratını asarak adam şehire doğru hızlıca yürüdü. Cehennemin insanları oldukça gariptiler. Hiçbirisi genç sayılamazdı. Ve hiçbirisi yaşlı da sayılamazdı. Hepsinin yüzünde eksiksiz bir ciddiyet vardı. Suratlarındaki ifade katıksız bir ciddiyetti. Ayrıca iyi bakılınabilirse suratlardan şüphe,kibir,intikam,yükselme hırsı, kin gibi dünyevi hislerin hepsinden çıkartılabilirdi. Kadınları beyaz gömlek altına siyah kumaş pantolon giymeyi adet edinmişlerdi. Erkekleri takım elbiseyi benimsemiş, ve çoğu nizami bir top veya keçi sakala sahipti. İnsanlar doğallıktan çok uzak gibiydiler. Gözlerinin ferri sönmüş gibiydi. Sürekli bir koşuşturmaca vardı. Sürekli bir yere yetişmek istiyor gibiydiler. Şehirde birsürü gürültülü, egsozundan kara kara dumanlar çıkan arabalardan da vardı. Bütün binaları kocaman ve metalikti. Adam ilk başta, buranın dünyaya olan benzerliğini görünce sevindi. Hatta neşesi yerine gelir gibi bile oldu. Ama bir adam ona çarpıp, özür bile dilemeden, hatta ona sinirli sinirli bakıp yanından ayrıldığı sırada, neşesinin yerini sinirlilik almıştı. Daha sonra buranın sıcağı adamı çok sıkıntıya sokmaya başladı. Elbiseleri yapış yapış olmuştu. Havası acayip boğuktu. İnsanları çok sıkıntılıydı.
Adam herşeyi olduğu gibi, burayı, bu insanları da sorguladı. Neydi bunlarım tüm sebebi? Belki de ciddiyetti diye düşündü. Çünkü elinde olmadan cennetteki şiirsel kaosla buradaki kasvetli kaosu karşılaştırmıştı. Aradaki farkı yaratabilecek tek ciddi şey olsa olsa ciddiyetin ta kendisiydi. Cehennemin dünyaya benzerliği, cennetin benzerliğinden daha fazla olması adamı iyice düşündürmüştü. Kendisini iki yere de ait hissetmiyordu. Kendisini ait hissettiği bir topluluk olmayan her insan gibi O da bunalıma girmek üzereydi. Burada herkes biribirini hor görüyor, biribirinin arkasından iş çeviriyordu. Bu insanlar acayip güzel ve yakışıklı kimselerdi esasında. Giyimleri ise çok şık geliyordu adama. Ama ne kadar doğallıktan uzak olduklarını şüpheciliğyle farkeden adam; orada modern hayattan, modern erkekten, modern kadından nefret etti. Ama kendisinde o saflığı ve masumluğu da bulamadığı için cennette de rahat edemezdi. Bir şekilde buradan dünyaya dönmesi gerekmekteydi. Neden sonra tüm bu griliğin içinde, beyaz, bembeyaz bir tavşan farketti. Tavşan hoplaya zıplaya dar gri bir sokağa girmişti. Onu takip etmesi gerektiğini hisseden adam, tavşanın peşine düştü.
Tavşan hızlıca zıplayarak dar sokağı boydan boya katettikten sonra sola saptı. Bu yüksek binaların arasında nispeten daha temiz ve daha geniş bir sokağa girdi. Adam da onun peşisıra yürümekteydi. Birşekilde onu takip etmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu arada düşünceler onu deli etmek üzereydi. Dünyaya dönmesi gerekiyordu. Dönünce yapması gerekenleri bile düşünüyordu. Artık herşeyi anlamış gibiydi. Dünyada tek yapılması gerekeni belki de farketmişti. “Mutlu olmak” diyordu kendi kendine. “Mutlu olmak,dünyanın olağan hali, hayatın olağan hali.” sonra devam etti “bizim yapmamız gereken ise bunu farkedip üzüntüleri geçici olarak görmek, evet evet” diye heyecanla konuşuyordu. Yeni birşeyler keşfeden her insan gibi gözleri parlamıştı. Yine o heyecanlı sesle “Yani yaradanın gösterisini izleyip mutlu olmalı, alkışlamalı, patlamış mısır yenmeli. Neden yaptı, nasıl yaptı dememeli, sadece gösterinin verdiği mutluluğu almalı, herşeyi akılla çözmeye çalışmamalı, evet evet!” diye devam etti. Bu sefer sesinde biraz farkındalık göze çarpıyordu. Adam konuşurken tavşan tekrar sola saptı. Bu sokak diğerlerine göre biraz daha geniş, biraz daha temiz ve biraz daha kısaydı. Böyle böyle tavşan tam 666 sola dönüş yaptı. Her sokak üç önceki sokakla aynı uzunlukta fakat dört önceki sokaktan ise birazcık kısaydı. Adam bunu farkettiğinde bir labirentin merkezine doğru ilerlediğini ayrımsadı. Ama tekrar düşüncelere daldı. 13 zaman sonra yolun bittiğini farketti. Tavşan bu sokağın sonuna geldiğinde karşısındaki duvarda ahşap bir kapı vardı. Adam bu kapıya girmesi gerektiğini anladı. Kapıdan mavi bir ışık sızmaktaydı. İlk önceleri biraz çekinse de, aklındaki yeni fikirler onu heycanlandırmıştı, pek düşünmeden hemen kapının koluna asıldı. Biraz zorlandıktan sonra kapıyı açtı. Kapıyı açtığı gibi mavi bir ışık gözleri kör edercesine parladı. Adam kolunu gözlerine siper ederek ışığa doğru adım attı. Sonra biraz ilerledi. Arkasındaki kapının kapanma sesini duydu. Burası cehennemin arka kapısıydı.
Artık tamamen bir sessizlik hakimdi. Ve ışık gözleri rahatsız edici derecede parlaktı. Bu yüzden adam gözlerini yumarak el yordamıyla ilerledi. Hiçbirşeye çarpmıyordu, ne elleri ne de ayakları. Yer pürüssüz gibiydi. Neden sonra bir taraftan bir ney sesi işitti. Bu tek çağrıya doğru yöneldi ve bir süre ilerledi. İlerledikten sonra sesin biraz yukarından geldiğini farkederek eliyle yukarıları kolaçan etti. Gözlerini açmayı denediğinde hertaraf kapkaranlıktı. Kör olduğunu düşünüp korkmuştu. Ney sesi de kesilmişti. El yordamıyla yukarıdaki tavanda birşeyler aradı. Birden eli pürüzlü bir yüzeye değdi. Eliyle onu yukarı ittirdiğinde bir kapak açıldı. Kapaktan içeri sızan ay ışığını farkettiğinde kör olmadığını anladı ve içi rahatladı. Birden farketti ki, içinde bulunduğu yer acayip pis kokmaktaydı. Buranın bir lağım olduğunu anladı ve kapağı tamamen açıp bir an önce burdan çıkmak istedi. Güç bela kollarıyla kendini yukarı çekmeyi başardı. Dünyaya gelmişti. Buna acayip sevindi. Etrafına bakındı. Bir lağım deliğinden dışarı, bir sokağa çıkmıştı.
Sokak asfalt, tam tepesinde kocaman bir ağaç vardı. Bazı evler iki , bazı evler tek, bir ev ise üç katlıydı. Sokağın iki yanında avlular vardı. Sokağın başı olan yerde sarı iki katlı bir bina vardı. Alt katında ise uzaktan bakkal olduğu belli olan bir dükkan vardı. Üstte tabelada “Dilbaz Bakkal” yazmaktaydı. Burası Yağcılar mahallesi, Mesudiye sokak, Adapazarı’ydı. Sokağın sonu ise geniş bir ovaldi. Sokak tepeden bakıldığında bir çay kaşığına benzetilebilirdi. Saat tahminince akşam 10 civarıydı. Hava soğuk olduğuna göre kış mevsimi olmalıydı. Adam sokaktaki 6 numaralı 3 katlı eve doğru yürüdü. Ev boyasız, beyaz renkle sıvanmıştı. Girişinde kahverengi demir bir kapı vardı. Kapı açık mı diye bakmak isterken adam ,kapı mucizevi birşekilde açıldı. Adam içeri buyuredilmiş gibiydi. Merdivenler halı kaplıydı. Ayakkabılar girişte çıkarılıp yandaki ayakkabılığa koyulmuştu. Hemen girişte solda, kömürlük kapısı olduğu anlaşılan tahta bir kapı vardı. Adam ayakkabılarını çıkardı, ilk kattaki evi nedense es geçip ikinci kata çıktı. Kapıya doğru gitiğinde kapı yine mucizevi bir şekilde açıldı kendisine.
Girişin hemen solundaki odadan bir florasan ışığı gelmekteydi. Adam kapıyı aralayıp baktığında odada oturan bir adam, ütü yapan bir kadın ve televizyon izleyen iki çocuk gördü. Çocuklardan birisi esmer uzun boylu, diğeri ise ufak ve renkli gözlüydü. Televizyona doğru bakan adam televizyonda “Bizimkiler” dizisini hemen tanıdı. Demek ki günlerden pazardı. O ülkede yaşayan herkes gibi o da bu diziyi tanırdı. Kapıyı iyice açtığı halde, kimse onu farketmemişti. Odada bir soba yanmaktaydı. Sobanın üstünde odadaki adamın yarın giyeceği gömlekle çocukların yıkanmış önlükleri kurutulmaktaydı. Kadın, kuruyan elbiseleri bir yandan ütüleyip, bir yandan da diziyi izlemekteydi. Odada ütü kokusu vardı. Yıkanmış elbiselerin kokusu vardı. Adam bunları içine çekti ve kendi küçüklüğünün pazar gecelerini hatırladı. İçeriye seslendi, ama kimse onu duymuyordu. Adam içeri girip televizyonun önüne geçtiğinde bile, bakışlar onu delip geçiyordu sanki. Şaşıran adam, diğer odaları denemeye karar verdi. Banyondan ve onun yanındaki odadan ışık gelmekteydi. Banyodan ayrıca bir sıcaklık geliyordu. Demekki banyonun sobası yakılmıştı. Ailedeki herkes sırayla haftalık banyolarını yapıyorlardı. Adamın suratına sıcak bir gülümseme yerleşti. Çünkü kendi pazar akşamları da böyleydi. Hatta sonra hatırladığı birşey; ertesi günün pazartesi olmasının verdiği sıkıntı, demin odada televizyon izleyen çocukların suratında olan şeydi. Aynısı kendisine de olurdu. İlerleyip, diğer ışık gelen odaya girdiğinde, odada önündeki masada açık ders kitapları ve defter duran bir çocuk gördü. Yarına yetiştirmesi gereken bir ödev vardı, bu açıktı. Kendisine de hep böyle olurdu. Hep sona saklardı, en son pazar gecesine. Ama bu çocuk ders yapmıyordu. Gözlerini kapatmış, arkasına yaslanmış sessizce durmaktaydı. Neden sonra adam onun hayal kurduğu hissetti. Birden kocaman gözlerini açan çocuk, adamı gördü.
Adam bu çocuğa göründüğünü anlayınca, birden herşeyi anladı. Çocuk ise onu görünce, başta biraz ürkmüştü, ama gözlerindeki korku yerini daha sonra meraka bırakmıştı. Adam ona doğru ilerledi, herşeyi anlamıştı şimdi. “Nasıl ki Yaratıcı, hayal etti ve dünya oluverdi, bir çocuk da beni hayal etti ve ben oluverdim. Ben senin hayalin miyim?” diye sordu çocuğa. Çocuk omuzlarını hayır anlamında yukarı kaldırıp indirdi. “Ben cenneti ve cehennemi hayal etmiştim, nasıl yerler merak etmiştim” dedi masumca. Adam “Ben oralardan geçtim ve geldim” dedi. Çocuk heyecanla ve merakla “Aa nasıl yerler oralar amca, anlatsana nolur” diye atlayıverdi. Adam sakin ve güler yüzle kafasını hayır anlamında sağa sola salladı. Çocuğun merakı sönüvermişti. Ama adam yanına giderek “Beni, büyüyünce tekrar hayal et, ve cehennemi, ve cenneti. O zaman tüm bildiklerimi bileceksin. Sen ve ben o zaman senin büyümüş halinin hayalinde tekrar karşılaştığımzda, ben yine bunları sana söylüyor olacağım. Ama daha önceden sen benim yolculuğumu hayal etmiş olacağından, zaten tüm merakını gidermiş olacaksın.” Çocuk anlamakta zorlanmadı, berrak zihninde herşey oturmuştu. “Peki ya hangisi gerçek amca?” diye sordu çocuk yine çocukça. “Gerçek işte bu hayalin kendisidir. Bu hayal, gerçeğin bir taklididir. Gerçek ise gerçekleşmiş bir mucizedir. O yüzden her hayal, taklit de olsa birer mucize sayılmalıdır. O yüzden gerçeği aramamalısın. Gerçek olmaya çalıştığı için büyük insanlar, cennete sadece çocuklar gidebilir” Çocuk anladığını belirtmek için söz dinler şekilde kafasını salladı. Adam gülümseyerek çocuğa yaklaştı. “Yaradan hayal etti, ve dünya oldu. Sen hayal ettin, ve tekrar ediceksin, ben olacağım. Ben seninim, ama ayrıca beni de kapsayan herşeyin tek sahibinin bir Yaratıcı olduğunu unutma” dedi ve çocuğun kaşlarının ortasının biraz aşağısına, burnunun yukarı doğru bittiği yer olan iki gözünün arasında dokundu. Eli çok sıcaktı, çocuğun derisini deldi ve iz bıraktı. Ama çocuk bir acı hissetmedi. Birden tekrar gözlerini kapattı ve arkasına yaslandı. Sanki uykuya dalmıştı. Uykusunda kendisini gördü. 22 yaşına gelmişti. Üsküdarda bir evde, karanlık bir odada, bir bilgisayarın karşısında birşeyler hayal edip, birşeyler yazıyordu. Sonra birden uyandı, adam gitmişti. Yarına yetiştimesi gereken ingilizce ödevini hatırlayıp birden telaşlandı. Ama çişi gelmişti. Hızlıca tuvalete doğru koşturdu. Ama aynadan geçerken yüzünde, deminki gördüğü, düş mü gerçekmi bilemediği bir adamın dokunduğu yerde bir iz farketti. İki gözünün tam ortasındaki bu iz, hiç geçmeyecekti. İşini görüp, ellerini yıkayıp hızlı hızlı odasına geldi. Tüm herşeyi bir oyun kabul edip, bu oyundan da acayip keyif alıp, ama artık oyunun bitip ders vakti geldiğini farkedip canı sıkılan çocuk, kalemi eline alıp hızlı hızlı ödevini yapmaya başladı. Yarın pazartesiydi.
