:ders yapıyoruz canım ya

Posted in normalized on December 26th, 2007 by reşat

cavit

Bugün sizlere gerçekten diğer alternolar arasında şık gözükebilecek birisine soktuğum kafayla merhaba diyorum. Ama onun şık gözüktüğüne bakmayın. Ben kafamı sokunca normalize oldu birden. Yoksa çok saçma bir tipti yani. Pantolonu zincirli.

Herneyse sayın okuyucu, en güzel yazı vakit geçirmek için yazılandır. Çünkü şiirseldir. Gelir ve yazarsın. Belli bir ritmi vardır. Hızlandıkça hızlanırsın, yazdıkça yazasın gelir, çünkü planın yoktur. Plan olmayan yazlar gibi akıp gider. Ney demişlerdi zaten; şiirsel olmayan birşeyin yazında ne işi var ki? No yok, bence de yok edilmeli.Yokedilmesi gereken pis bir zenci dışında, aslında yazmak acayip birşey. Çünkü her an, herhangi bir kişi, sizin yazdıklarınızdan, sizin aklınızın ucundan bile geçmeyen anlamlar çıkartıp sövebilir,sevebilir,nefret eder veya hayran kalır. Ama siz yazıyorsunuzdur işte. Gelişigüzel yazılan, noktalama işaretlerine dikkat eden refleksler sayesinde derli toplu gözüken, sözcüklerin sizden özgürce çıkıp yerini ve anlamını aldığı, sizden bağımsız birisidir. Baş harfleri büyük yapmaya ne zaman alıştım acaba. Bana sorarsanız bir önemi yok gerçi.

Çoğu yazdığım şeyi okuduktan sonra, düşüncelerimi sözcüklerin altında sıkışmış bulmaktan çok sıkıldığım zaman, yazmaktan  uzaklaşıyorum. Sözcükler ne garip insanlar, bazen akıp gidiyorlar; böyle birilerinin beni omuzlarına aldıp çok yaşa diye bağırıp hurra diye koşturmaları hissini veriyor, çünkü çok şiirsel, çok garip birşekilde oraya yuvarlayıveriyorlar beni. Ayrıca garip kelimesi, başka insanlar tarafından kötü şeylere daha çok kullanıma uğradıysa da, o kelimeyle aram çok iyidir, iyi şeylere kullanıyorum onu. Yazmak öyle işte, bazen de duruyor, akmıyor kelimeler, aksa da gitmek istediğin yere götürmüyor. En son kendini bulduğun yere sen bile şaşırıyorsun. Aslında çok kaderci bir yapı olabilr bu bakış açısıyla yazmak, bilemeyiz ki.

Bir de genelde yazdığım şeyle kafamdaki şeyin arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyorum. O zaman da sıkılıp eey diyorum. Çünkü zaten ciddiyeti hoş karşılamayan birisiyim. Bir de bunu mu düşünecek mişim? Hiç.

Okumak da ayrı garip birşey, yine garip kelimesini kullandım. Yani birisi birşeyler yazıyor, ve biz evimizde onu elimize alıp okuyoruz. Takla atmak, koşmak, gülmek, uyumak yerine onun yazdığı şeyleri okuyup cümlelerini beynimizde canlandırıyoruz. Ama modern dünyada kitap, her çantada olması gereken ve siz yolculuk yapıyorsanız veya biryerde birşey için bekliyorsanız, gözünüzün bakacak yer arayıp yorulmasındansa sadece bir noktaya bakıp -aa bu da kitap olsun bağri- rahatlaması için okunan bir insan. Ben hobi olarak yapılmasından yanayım. Yani hobi dediğin, onu yaparken zevk aldığın, onu yaparken vakit geçtiği için değil onu yapmak istediğiniz için yaptığınız-ve napalım, bu arada da vakit geçiveriyor, yapacak birşey yok- güzel birşey. Hobilgeçim var zaten, hobiye ilgili birisiyim. Bir de kitap okurken yazarı, yazarın ruh halini, bu kişi bunu yazdı ama kim bilir altında ne var diye düşünüp duran insanlar var. Bu şeye benziyor biraz. Sihirbaz gösteri yaparken gösteriyi izleyip, şaşırıp zevk almaktansa, aa nasıl yapıyor acaba, kesin bir hilesi vardır, iyi bakarsam anlayabilirim gibi düşünceler geçiren insanlara benziyor. Muhakkak ki, bu insanlar zeki insanlar. O yüzden böyle, işin arkayüzünü düşünüyorlar. Ama zekayı bir adım daha ileri taşırsak şöyle birşey bulunabilir. Tüm bunların verdiği farkındalıkla, gösteriyi sadece gösteri olduğu için izleyip, orda şaşırıp, orda eğlenip, yani kısacası salt gösterinin verdiklerini alıp mutlu olmaktan bahsediyorum. Yani sürekli nasıl yaptığını düşünerek ne kadar mutlu olunabilir ki. Kitap da biraz böyle, yazar da bir nevi hokkabaz. Neden onun nasıl yaptığını, bu söylediği fikirlere varmak için acaba nasıl bir yaşantıya, düşünceye sahip olduğu, bilinçaltının nasıl işlediği gibi şeyleri düşünmek belki de kitaptan alınan zevki azaltıyordur, bilemeyiz ki.

Herşey üst üste geliyor bu gece, kinder bueno yok. Bir düşünce ne kadar nadirse o kadar nadide diyen anti-populistlerden bir çocukla, bir düşünceye sahip insan ne kadar kalabalıksa o kadar doğru diyen bir populist kızın sevişmesi sonucu varolmuş düşüncelerim tabiki çelişkiyi içinde barındıracak. Ben  de onları izleyip, tartıştırıp, konuşturup mutlu olacağım.

45 tane şınav çekebiliriyorum. Yokedici team’deyim. Ahtapot gibi yazdım.

benim

Posted in normalized on December 14th, 2007 by reşat

Karanlık bir oda. Uçsuz bucaksız oda, tabi eğer odaysa. İçerde birisi, ben yaşlarda, ben boylarda. Sanırım yere uzanmış. Birşeyler mırıldanıyor.

-Sahil olsun, upuzun. Sıcak da olsun. Deniz sütliman olmasın, biraz dalgalı olsun. Dalga sesleri istiyorum kulağımda. Kum çok sıcak olsun. Bedenim direk kuma değsin.

Sürekli birşeyler istiyor. Sanki küçük bir çocuk gibi. Ama aynı anda herşeyin sahibi gibi. Herşeye gücü yetiyor gibi. Sesinde bir istekten çok emir havası var. Ama duyan birisi yok, kime emir veriyor acaba. Birden etraf ışımaya başlıyor. Önce oda olmadığı anlaşılıyor, uçsuz bucakssız bir düzlük. Işık kaynağı ise güneş. Güneş doğuyor. Sonra orda oturan,Hayal’in -bu ismin bir cinsiyet çağrıştırması ne garip,hayır o bir kadın değil- her dediği teker teker oluyor. Uçsuz bucaksız bir sahil, dalga sesleri, sıcak kum. Yüzüne geniş bir gülümseme yayılıyor, rahatlıyor.

-Ah, en sevdiğim yer. Buraya gelmeye vakit bulamamak ne kötü. Bazen diğer kardeşlerimden hiç vakit kalmayacak sanıyorum.

Hayal tadını çıkartıyor. Her hareketinde bir rahatlamanın izi var. Bir vakit böyle huzurlu geçiyor. Ama garip bir huzur, hep biteceğini biliyor. Biteceğini bilip, hiç bitmeyecek gibi davranabilen birisi. Nadir birisi galiba. Kim yapabiliyor ki bunu. Herneyse, biteceğini bildiği için belki bitince üzülmez, ama yine de hiç bitmeyecek gibi duruyor. Sanki beni duymuş gibi;

-Çünkü içindeyim. Dışarısı yok şu anda. Sadece benim elimde şu an. Diğer anları göremiyorum bile, çünkü burası öyle bir yer ki..

Lafı kesiliyor. Ama hiç şaşırmıyor. Bir kardeşi, ona çok benziyor, uzaktan görünüyor. Hayal onu görür görmez, deniz daha da dalgalanmaya başlıyor. İlerledikçe dalgalar garipleşiyor. Dalgadan da değişik, sanki çalkalanıyor. Deniz olduğuna inanmak çok güç. Kum da renk atıyor. Sanki kum değil gibi. Çok belirsiz. Gelenin adı Kuşku. Bu ismin bir cinsiyet çağrıştırıp çağrıştırmadığını hayalkâr da bilmiyor, belirtmek gerekirse, her kardeşi gibi -sayısını sadece Allah bilir- o da erkek.

“Hayır hayır burda olmaman gerekiyor.” diye üzülüyor Hayal. Kuşku ona şüpheli bir bakış atıyor. Gelip yanına uzanıyor. Etrafına çok garip etkileri var, sanki büyülü gibi. Etrafı, dokunduğu herşey flulaşıyor, kendi rengini kaybediyor. Ayrıca kendisi oldukça şaşırtıcı ve çekici. Ama bazen isminden dolayı sanırım, bu özelliklerinden kuşku duyuyorsunuz.

“Neden gelmemeliymişim?” diye cevap veriyor Kuşku. En sevdiği soru, neden sorusu. Belki de hep bununla başlıyor. Hayal somurtuyor, deniz git gide dalgalanıyor. Huzursuz bir hava sarıyor her tarafı. “Burda olmana sebep nedir kardeşim?” diye sordu Hayal. “Biraz yalnız kalmak istiyorum, lütfen.” diye sürdürdü. “Belki de yalnız kalmaya ihtiyacın yoktur. Belki de burda olmam gerekir, neden doğruları sadece senin bildiğini sanıyorsun?” diye cevapladı Kuşku. Yere uzandı, kum ılıklaşmıştı, ne sıcak ne soğuk. Tüm hareketlerinde kararsızlık vardı. Dokunduğu yerde de kararsızlık vardı.

Başa çıkamayacağını anlayan Hayal, uzaktan diğer bir kardeşini görünce “Yine mi?” diye iç geçirdi. Gelen Melankoli’ydi. Biliyorum, bunun ismi de çok garip. Ama yapacak birşey yok. Aralarında en kötü giyimlisiydi. Yürürken çok berbat gözüküyordu. Yüzünde garip bir tatlılık vardı, ama bu onu yine de itici olmaktan kurtarmıyordu. Yanlarına doğru yürürken, birden güneşi mor bulutlar gölgeledi. Her tarafa gölgeler düştü. Melankoli diğer kardeşlerini selamlayıp yanlarına oturduğunda yağmur başlamıştı bile.

“Hoşgeldin kardeşim” diye selamladı Hayal. Diğeri ise hala şüpheli şüpheli gülümsemekteydi. “Yine mi olmasını istediğin şey olmadı?” diye sordu. Melankoli dudak büktü. Gözleri daldı, düşünceliydi. “Evet, her zamanki gibi. Şaşırdın mı?” diye cevap verdi Melankoli. Kuşku ise bildik yoluyla devam etti. “Neden hiçbir zaman istediğin olmuyor? Belki de ne istediğini bilmiyorsun. Ne istediğine karar veremiyorsun bence. Ama yine de bana sorarsan kardeşim, senin istediğin olsa bile istediğin olmaz.”. Anlamaz gözlerle ona baktı Melankoli. O kendi düşüncelerindeydi. “Çok kötü.” dedi.”Kurtulmanın bir yolu yok.” Hayal kardeşinin sırtına hafifçe dokundu. Teselli etmek ister gibiydi, ama burda olmasından pek hoşnut değildi. Kardeşiydi kardeşi olmasına, ama onunla zaman geçirmekten bir türlü hoşlanamamıştı. Çok hassas bir yapısı vardı. Çoğu kardeşine katlanamaz, çekip giderdi. En sevdiği kardeşleri Bilinçaltı ve Bilinç ile yürüyüşlere, seyehatlere çıkmaya bayılıyordu. Bilinç aslında Hayal’in yapısına oldukça tersti. Ama bazen onun nasihatleri,fikirleri,düşünceleri onu daha derin, geniş bir insan yapmaktaydı. Bilinçaltı ise pek güvenilmez, ama çok eğlenceli birisiydi. Bazen öyle şöyler fısıldardı ki Hayal’in kulağına, Hayal birden öyle uzaklara seyehat ederdi ki, kendisi bile şaşardı buna. Özellikle geceleri başbaşa kaldıklarında, onun hikayeleriyle bazen gülmekten kırılır, bazen nefesi kesilirdi. Arada bir korkulu hikayeler de anlatmıyor değildi. Anlattığında dudakları uçuklasa da garip bir keyif alıyordu. Ama bu da çok nadirdi.

“Hadi götür bizi burdan, çok ıslandık. Yeter bu kadar.” dedi Kuşku sinirli sinirli. Melankoli’nin yanağından inen su damlaları yağmur muydu yoksa gözyaşı mı belli olmuyordu. Sürekli “Ölmek istiyorum” diyordu.

“Sizin burada olmamanız gerekirdi. Ne işiniz var burda, burası benim.” diye karşılık verdi Hayal. “Bu sahil benim, bu deniz benim. Hepsini ben söyledim. Sen neden diye sormaktan, sen ise sürekli ağlamaktan başka birşey yapmıyorsun. Bıktım sizden” diye söylendi. Sinirliden çok üzgüne benizyordu. Hava çok berbat olmuştu. Birden elini havaya attı, duvardan koca bir kağıt afişi yırtıp buruşturuyormuş gibi burdu elini. Sanki karşısındaki uçsuz bucaksız bir duvardı, ve manzara oraya yapıştırılmış koca bir kağıt. O elini burdukça, manzara kıvrıldı bir kağıt gibi, etraftan silindi. Onu küçücük bir top olana kadar buruşturup döndürdü. En sonunda da cebine koydu.

Geldikleri yer bir odaydı. Sade döşenmiş, normal bir oda. Normal büyüklükte, normal sıcaklıkta, sıradan ve olağan bir yerdi. Bilinçaltı da onların yanındaydı. Onun yanında en küçük kardeşleri Ego vardı. Diğerlerinin yanında epey küçük gözükse de, çok dinç ve sağlıklı duruyordu. Yüzündeki ifade, hiçbirşey ihtiyacı olmadığı, ayrıca herşeye ihtiyacı olduğu gibi karmaşık bir his uyandırıyordu.

Hayal hayıflanmaya başladı, ama Bilinçaltını görünce rahatladı, hemen yanına gidip oturdu. Kuşku, oynamayı en çok sevdiği ikinci kardeşi -Bilinç’ten sonra- Ego’yu çekiştirmeye başladı. “Böyle dıştan hiçbirşeye ihtiyacık yok gibi görünüyor? Ama ya gerçekten varsa? Sen bilebilir misin? Neden hep aynı ifaden var?”. Ego istifini pek bozmadan, kendine güvenen bir sesle “Senin yolunla cevap vereyim kardeşim. Neden dış dünyayı önemseyeyim. Evet, hiçbirşeye ihtiyacım yok, ama zaten olsa bile önemli olan bana ne verilebileceği değil benim ne ihtiyacım olduğudur. İhtiyacım olursa gider alırım.” diye yanıtladı. Melankoli düşüncelere dalmıştı.”Ölmek istiyorum, çok kötüyüm. Bu hayat çok adaletsiz.” diye zırvaladı. Bilinçaltı çok umursavaz tavırla ortalarına laf attı. “Dış dünyayı ben biliyorum. Ama hiçbirinize söylemediğim için, bazınız, mesela sen Ego, yok sanıyorsun. Ama var. Balık hafızalı olmasan, böyle kendine güvenli durabilir miydin? Kadife ceketin bile yok.” Umarsızca konuşurken birden sayıklamaya başladı. Bunu hep yapardı, bazen Bilinç’ten başka hiçbir kardeşinin anlamadığı, bazen onun bile anlayamadığı şeyler söylerdi.

“Dalgalar, sesi çok güzel. Bitirmem gereken çok iş var. Çitile çitile sabunla. Bu muydu yani ha. Fransa. Mahalle. Galatadaki mevlevihane. Yandaki bakkalda neden kinder bueno yok. Metrodaki boynunda tesbih asılı kadın kim? Ama keşke böyle olmsaydı. Oylar Furkan Kamacı’ya. Masum solcular. Ama bana irade olsun. O otel odasında bedenlerimiz tanıştığında susuz kalmıştık, sonra sen su alır gibi yapmıştın. Kara inci çalış. Arkandanım ben senin. Modern kadından çok korkuyorum.Ege bal, Ege bal, al al al.”

Dediklerine Melankoli dahil tüm kardeşleri birden güldüler. O böyle olduğunda hep gülerlerdi. Hayal, cebine buruşturup koyduğu top gibi kağıdı kardeşinin dediği bazı yerlerde açmamak için zor tuttu. Ama kardeşleri burdaydı. Özellikle bazılarında açmak istediği şeyi açmak için sadece yalnız kalması gerekirdi, Utangaç kardeşi bile onunla olmamalıydı. Sonra birden dayanamayıp cebindeki kağıda benzer nesneyi çıkardı. Ama tüm kardeşleri birden ona kızdılar. Hayal çok hassastı, çok içerledi. Kalkmak için kapıya doğru davrandı. Tam eli kapıya doğru gittiğinde, kapı birden açıldı. Gelen en büyük kardeşleriydi. Bilinç.

En uzun boyluları, en yapılılarıydı. Aralarındaki en güzel giyimli olandı. Ama aynı zamanda çok sade giyimliydi. Yüzüne baktığınızda birşeyler anlatmaya veya anlamaya çalışmıyordu. Zaten o herşeyin farkında gibiydi. Hayal’in yüzüne bakarak olan herşeyi anladı. Onun yanına doğru gidip sarıldı. En sevdiği kardeşiydi. Kuşku, Melankoli ve Ego onu görünce suçlu çocuklar gibi başlarını önlerine eğdiler. Onlara göz ucuyla odadan çıkmalarını işaret etti. Hepsi ona uydular. Kuşku itiraz edecek gibi oldu. Bilinç şüpheye yer bırakmıyordu ama Kuşku bir yolunu bulup konuştu. “Unutma kardeşim, bugün bu kadar gelişip büyüdüysen, benim katkılarımı gözardı edemezsin. Ama artık bana ihtiyacın kalmamış gibi. Hep Hayal’i koruyorsun. Belki de bu doğru değildir.” Tam başlamıştı ki, Bilinç kaşlarını çattı. “Hayır” diye kesin olarak belirtti. Sonra hepsi birden sözüne uydular. Her zaman olduğu gibi. Tüm kardeşlerine söz geçirebiliyordu. Odada kalan diğer kardeşi, Bilinçaltı, Bilinç ona söz geçiremediği için, orada kaldı.

“Ben yine en sevdiğimiz yere gitmiştim. Bizim sahil. Hava çok güzeldi, deniz hafif dalgalı. En sevdiğimiz gibi, dalga sesleri vardı. Sonra kuşku geldi, deniz kabardı, kumların rengi attı. Sonra Melankoli geldi, yağmur başladı. Hava çok kötüydü, geri döndük. Onlardan çok sıkıldım. Sen ben ve o -eliyle diğer kardeşini gösterdi- bir geziye çıksak diyorum. Bugünlerde bana zaman ayıramadığını biliyorum. Ama ben senin kardeşinim, dostunum.” diye dert yandı kardeşine. Bilinç ise sakin ve anlayışla cevapladı. Her hareketinde, her sözünde bir farkındalık görülüyordu.”Sen benim en sevdiğim kardeşimsin. Özür dilerim.” Anlatmak istediği herşeyi anlatmıştı işte. Kardeşi anlamıştı. Sonra oturdular. Bilinçaltı tekrar başladı.

“Yükseel, yükseeel, kaos. Aşk onusuzlaşmak değil onuru aşmaktır. Küreselliğe karşı nah! Doğada sucuk gücü, pastırma ise estetiği temsil eder. Baban kel mi? Kaç net yaptın? Günde kaç kızın yanağını sıkıyorsun? Allah baba fotoğrafımızı çekti, gülümseseydik keşke. Beyaz nayki ayakkabı. Konvers giyen bir kızla çıkmam abi. 360. Run Forrest run. Genç dediğin önyargılı olur. Dünyadaki herkes bir bit, ve ben de o bitlerden biriyim. Şakkal lan şakka. Taksici Jean. Mango pantolon. Kanepe, kırmızı ışık ve sıcak ev.”

Sonlara doğru, kendini ona kaptıran Hayal, farkında olmadan elini cebine götürdü. Tam o büyülü kağıdını çıkartacaktı ki Bilinç onu durdurdu. “Şimdi zamanı değil” dedi ve gülümsedi. Yine herşeyi anlattı birşey söylemeden. Bilinç de orda olmak istiyordu ama “Şimdilik duralım” dedi. Hayal anladı. Bilinçle bakıştılar. Sonra elindeki kağıdı çıkardı. Bırakınca kağıt, açıldı açıldı ve tüm görüş açısını kapladı. Karanlıktı heryer. Yeni bir hayal mi başlayacaktı, yoksa güzel birtanesi bitiyor muydu, Bilinç de anlamamıştı. Bilinçaltı sustu. Hayal şunları dedi.

-Istanbulda, Üsküdarda bir ev, dışarısı soğuk, ev sıcak olsun. Duvarları sarı boyalı, oturulan odası geniş, küçük bir ev olsun. Bizim yaşlarımızda, bize benzeyen bir çocuk olsun. İşten yeni gelmiş olsun, hayli yorgun ve karnı da aç olsun. İçinde garip hisler olsun, özlesin, buruk olsun ama gülümsesin. Birden bir masaya oturup bir bilgisayara birşeyler yazmaya karar versin. Yazsın, okusun beğenmesin,silsin, tekrar yazsın, sevsin, devam etsin. Ama en önemlisi hayal etsin. Bizi hayal etsin.Adı da Mehmet olsun.

esrarengiz 16

Posted in normalized on December 9th, 2007 by reşat

Sıradan bir cuma günü akşamında , rutin tuvaletlerimden birini daha yaparken, elimde bulunan tuvalet kağıdı elimden fırladı. Belki burda esrarengiz bir güç işe karıştı, yani ne diye fırlar ki insanın elinden, gerçi silindir birşey. Sonra fırladı ve yuvarlanarak kapıya doğru gitti. Ben de bir hışımla zıplayıp onu alabilmek için eğilirken kafam sert bir cisme vurdu. Galiba o lavaboydu. Sert birisi çünkü.

Çarpanın etkisiyle yere boylu boyunca uzandım. Sanki yukarıda beton tavan değil de siyah gökyüzü ve binlerce beyaz yıldız, oynaşıyorlardı. Bu sadece çizgifilmlerde olur sanıyordum, ama gerçekten gördüm yıldızları. Hepsi teker teker iyi insanlar, zaten uzaya derin bir ilgim var. Babama demiştim küçükken. Ben küçükken galiba daha iyi birisiydim. Zaten galiba herkes küçükken daha iyi insandı. Çünkü çocuk olmak ne güzel birşey. Doğal birşey. Hep gülüyorsun oynuyorsun, çok huzurlu. Mutlu bir çocukluğun verdiği sağlam psikolojiyle söylüyorum, insan büyüdükçe yozlaşıyor belki de. Ama benim için önemli olman gülmek. Şimdi de gülüyorum sürekli, ama sanki o zaman daha bir içtendi. Gerçi çok fazla hatırlamıyorum. Herneyse büyüdüm, kocaman birisi oldum. Eskiden ufacıktım, kanepenin altından sürünebiliyordum. Yaramazlık yaptıktan sonra saklanacak çok yer vardı. Ama artık yok galiba. Büyüyünce mecburen cesur oluyorsun belki de. Ama bunu anlatmayacaktım ki ben, tüh.

Konuyu hatırlayabildiğim kadarıyla devam ettireyim, sonra işte yıldızlar kayboldu. O esrarengiz güç bana, tam karşıma, bitane rakam çıkarmıştı sevgili alekseyevna. O rakam fotoğrafta da görüldüğü üzre 16 rakamıydı. Bu işareti anlamayacak kadar ahmak mıyım ha. Hayır tabii ki.

esracengiz

Bu onaltıdan anlamlar çıkarmaya çalıştım. Önce yazı olarak yazınca hiçbirşeye benzemediğini farkettim. Sonra diğer dillerdeki karşılıklarına baktım belki bir mesaj bulurum diye. Dedim ki, madem bu sayı bana esrarengiz bir yolla gösterildi, vardır kesin birşey. Dutch:stien,French:Seize,German:Sechzehn,Greek: δεκαεξι,Italian: Sedici,Portuguese: Dezesseis,Spanish: Dieciséis gibi şeylerle karşılaştım. Hiçbirisi birşey ifade etmedi. Sonra emule girip araştırdım. Birsürü erotik film yanında elvis şarkısı sweet little sixteen çıktı. Güzel gerçi. Sonra ben zaten bb king’in sweet sixteen’i biliyordum. Ama bana subyen geliyordu. Napıcaksın abi 16 yaşında kızı, koskoca adamsın, bluzun babası olmuşsun diyordum edirnekapı erkek öğrenci yurdunun koridorlarında dinlerken. Jonny cash de Sixteen Tons demiş. Herneyse hiçbirisinden hiçbirşey çıkmadı. Sıkıldım kapattım sonra. Ama kafam acıdı cidden.

Sonra belki zaman makinası icat ederim diye aklıma geldi. Belki ilerde zaman makinası yaparım. Nereye giderim. Şimdilerde çok neoklasist birisi oldum belki de. Ama 1600-1900 arası bir zamana giderdim galiba. Zaten makina benim değil mi, nereye istersem giderdim. Belki zamanın başına gidip ademin elinde elmayı çalardım. Böylece herkes cennet gibi biryerde yaşardı. Gerçi bana kalırsa cennete sadece çocuklar gidebilir. Ayrıca zaten dünya cennet gibi biryer esasında. Böyle bir mantığı var. Gerçek dünya zaten gerçekleşmiş bir hayaldir. Bunun gerçekleşmesi mucizedir. O yüzden mucize diye birşey vardır. Gerçeğe değilde hayale dalmak iyi birşey galiba. Kafama vurduktan sonra, headbandlı gözlüklü çılgın bir profesör bile oldum. Çok eğlenceli.

Prof

hayalkâr

Posted in normalized on December 4th, 2007 by reşat

Eski zaman sosyete toplantılarının en olağanlarından birisi. Birsürü şık hanım ve kibar baylardan oluşan boş bir kalabalık gözlerimin önünde. Ne konuştuklarını duyamıyorum, ama ne önemi var ki. Hepsinin elbiseleri çok göz kamaştırıcı. Aslında şu hepsindeki şaşırmaz ifadeyi pek sevmedim. Hepsinin suratında aynı şaşırmaz ifade, oysa ki şaşırmak en keyifli şeylerden. O zaman ben de hayalime müdahale edebilirim. Onları biraz şaşırtmalıyım. Elinde çeyreği şampanya dolu bir bardakla, herkese tepeden bakabilecek bir yere çıkan bir beyefendi. Sanırım konuşma yapacak. Evet başladı, gözleriyle herkesi süzüyor. Sanki teker teker herkesin gözbebeklerine bakıyor. Hitabı kuvvetli birisi. Ne söylediğini yine duymuyorum. Gerçi sonuçta benim hayalim. İstediğimi uydurabilirim. Böyle hissetmek çok rahat. Galiba önemli birisi için toplanmışlar. Gözlerim onun kim olduğunu çıkartmaya çalışıyor. Bu arada kim olduğumu seçsem daha rahat bir hayal izlerim belki de. Ben şurada kalabalıkta, göze çarpmayan, sade ve şık giyimli sıradan bir soylu oluvereyim şimdilik. Adım ,madem ingilterede gibiyim, Wilson olsun. Bu ismi çok seviyorum nedense. Tüm karakterlerime Wilson adını veresim geliyor. Herneyse hayale devam edeyim.

Kendimden biraz bahsedecek olursam, zayıf uzun boylu bir adamım. Henüz 30’uma gelmedim. Bekarım ve ailemin parasını yemekle meşgulüm. Gündüzleri vaktimi soylu sınıfının pek dikkatini çekmeyen kendi halinde bir malikhanede yeni fikirlere kapalı olarak geçiriyorum. Geceleri ise bunun gibi toplantıları hiç kaçırmıyorum. Güzel yiyecekler, güzel içecekler ve elbette güzel kadınlar. Kokularına dayanamıyorum. Her üçünün de galiba. Ama sonuçta zayıf birisiyim. Ne yiyeceklerin ne de kadınarın ilgisini pek çekemiyorum. Giyinmesini ve nasıl hareket etmem gerektiğini çok iyi bildiğim halde, bir kadınla konuşurken ellerim ayaklarıma dolanıyor, sakar birisi olup çıkıveriyorum. Bu sakarlığım yüzünden hala bekârım galiba. Herneyse bu kadar ayrıntı yeter. Bu gece verilen yemeği çok beğendiğim söylenebilir. Karşı masada oturan 25lerinde bir hanımla taylar üzerine kısa bir sohbette bulundum. Galiba onu etkilediğimi sanıyorum. Yemek bittikten sonra salonda sürekli onun yanına ulaşmaya çalıştım. Şimdi en sonunda ona yakın sandalyelerin birine oturdum ve hizmetçilerden aldığım bir şişe şarapla ona bakıp gülümsüyorum.

Aslına bakarsanız, benim hikayede hiçbir rolüm yok. Boşuna anlattım onları, ama hayal hayaldir işte. Ben şimdi olayları onun gözünden görüyorum artık. Bir adam, galiba yemeği veren kişi, elinde şampanya, yüksek bir yerde, birşeyler söylüyor. Bir adamdan söz ediyor galiba. Hep ona bakıp birşeyler söylüyor. Herkesin gözü o adamda. Ben arada dönüp iki sandalye sağımda oturan 25lerindeki bir hanıma bakıyorum. O yüzden ne dendiğinin farkında değilim. Neden sonra içeri iki delikanlının girdiğini farkediyorum. Biribirinin tıpatıp aynısı ama aynı zamanda biribirine hiç benzemeyen bu iki delikanlı, birden herkesin ve konuşmacının dikkatini çekiyor. Birisi çok esmer, ama zenci değil. Daha koyu ama insansı bir renk değil. Diğeri ise çok açık tenli fakat sarışın gibi değil, o da insansı bir ten renginden çok uzak. Beyaz olan ilerliyor, kalabalığı yarıp yüksekçe yerdeki adamı indirip yerine kendisi geçiyor. Konuşmaları artık duyabiliyorum.

-Ben sizin içinizde olmak istediğiniz şeyim. Ben hep olmak istediğiniz yerim. Ben sizin sevginizim. Ben sizin şevkatinizim. Sizdeki irade ve sizdeki erdemim. İyi şeylerinizi içimde topladım.

Herkes şaşkın gözlerle bakıyor. Kimse ne dendiğini anlamıyor. Ben de anlamıyorum. Ne anlatmak istiyor ki, kim bu, deli mi acaba. Ten rengine bakılırsa çok kuzeyden geliyor olabilir. Ama hiç insansı değil. Bu adam daha sonra bir eliyle orta boylu, iyi giyimli bir adamı gösterip

-Ben aslında denizlerde rüzgara yelken açan bir kaptanım. Masmavi dingin sularda ilerliyorum. Tıpkı senin şimdi içinden olmak istediğin gibi. Ben senin olmak istediğin şeyim. Korkusuz babacan bir kaptan. Sevgi ve hayat doluyum.

Daha sonra 30larında çok güzel bir bayanı göstermeye başladı elinle. Benim için kadında görülen tek şey biçimli bacaklardı. Ama o başka şeyler görüyordu galiba.

-Ben doğanın içinde yaşayan bir gezginim. Hayatımı ağaçların çiçeklerin arasında, köpekler ve kuşlar arasında geçiriyorum. Sizin olmak istediğiniz yer de burası değil mi? Ben işte tam ordan geliyorum. Huzur doluyum. Tasasız ve kuşkusuzum. Doğalım.

Daha sonra bir başkasını göstererek

-Ben Alplerde küçük bir klübede yaşayan bir keşişim aslında. Hiçbir günahım yok. İnsanlardan olabildiğince uzağım. Senin olmak istediğin kişiyi ben oldum. Mutluluk ve inanç dolu. Rahat bir vicdan, rahat bir kafaya sahibim.

Herkesi teker teker gösterene kadar bu böyle devam etti. Bana kendisinin bu ülkenin kralı olduğunu, zevk ve sefa içinde yaşadığını bile söyledi. Gerçi yine ben birşey anlamadım. Herkes bitince devam etti.

-Sizin içinizdeki tüm iyi hisler bende. Bir bebek kadar günahsızım. Ama burası kesinlikle olmak istediğim yer değil. Siz neden burdasınız? Ben sizin olmak istediğiniz yerlerden geliyorum. Ama hepiniz burdasınız. Neden olmak istediğiniz yerde değilsiniz. Benim adım Mehmet. Hadi gidelim buradan, dağılalım.

Daha sonra esmer olan ikizi işe karıştı.

-Ben sizin içinizdeki kötü hislerim. Sizin para hırsınızım. Sizin bencilliğinizim. Sizin düşüncesizliğinizim. Sizin vurdumduymazlığınız bende. Ben biliyorum neden burdasınız. Çünkü ben alışkanlıklarınızım. Olmak istediğiniz yer burası. Çünkü böyle alışmışsınız. Hiçbir yere gitmiyoruz. Benim adım Reşat.

Daha sonra bu ikisi aralarında münakaşaya girişti. Hiçbirisi dediğinden şaşmıyordu. Aralarında tüm insanlarda az çok olan birşey eksik gibiydi. Mantıkları yoktu. Sadece inandıkları birşey vardı. Zaten tartışmak için bu tek gerekli ve yeterli şey değil miydi. İnsanın tartışması için önce birşeye inanması gerekliydi. İkisi de birşeye inanıyordu. Belki çok saçma bir hayal ama bunlar kavga etmeye başladılar. Çünkü tarafları vardı. Tarafsız insan olabilir miydi. Bunlar insan mıydı? Mantıkları yoktu. Tarafları vardı. İnsan olmadıkları ortaya çıktı. Çünkü bu iki nesne, kavga sırasında biribirinin içine girmeye başladı. Adeta sıvılaştılar. Sonra birleştiler. Ve tek vücut olarak ayağa kalktılar. Tensel ve tinsel durumları normal insana çok benzemişti. Orta boylu, orta kiloda, orta uzunlukta saçta bir delikanlıya dönüşmüşlerdi.

-Ben Mehmet Reşat’ım. Ben insanım. Herşeyinizi içimde barındırıyorum. Çelişki ve mantık benim. Aşkı biliyorum. Sevmeyi ve yaşatmayı. Ayrıca nefreti de biliyorum. Öldürmeyi ve yok etmeyi. Mantığım var, doğayı yok ederken aslında kendimi yok ettiğimin farkındayım. Bu farkındalıklarla rahat nefes alamayacak kadar düşüncelere boğulmuş olsam da, bir arkadaşı gördüğümde gülümseyebiliyorum. Bir zamanlar “İnsanlığın en büyük laneti, sınırlandırmak ve sınıflandırmak” desem de artık bir sınıf ve sınır adamıyım. Çünkü çelişki benim, değişim benim. Ben sizin içinizdeki para hırsına ve çocuk sevgisine aynı anda sahibim. Ben aynı gün içinde bir evsize evimi açıp onun hayatını kurtardıktan sonra, iş yerinde yükselmemi engelleyen bir üstümü zehirleyerek öldürürüm. Ben en sevdiğim insana hiç kimseye çektirmeyeceğim acıları çektiririm. Ben herşeyi farketsem de bildiğimi okurum. Asla olmak istediğim yerde değilim. Ne istediğimi bilsem ve o kolaycacık önüme gelse onu istemem. Alışageldiğim adamım. Veya olmayı seçtiğim adamım. Ama ya olmak istediğim adam? O nerde. Reşat olmadığı kesin, ama olmak istediğim kişi Mehmet kadar da uç birisi değil. Galiba orda, en sevdiğim , filmde. Koşuyor. Hiçbirşeyi sorgulamıyor. Hayat çikolataya benziyor. Biz hem bize yazılmış kaderde ileriyoruz, hem de rüzgarda savrulan yapraklar gibi başıboşuz. Bu kadar anlamsızlığın içinde, aslında heryere anlam katan biziz. Gerçeğin bir kopyası değil, gerçeğin taklidiyiz.

Orada bulunan ben dahil herkes, hatta bu yazıyı yazan hayalkâr, ve de bu yazıyı okuyan canısıkkın gibi o delikanlı da dediklerinden birşey anlamadı. Daha sonra yüksekçe yerden indi kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açan Hayalkârbaşı Uzun İhsan Efendiyi görünce gülümsedi. O da buna iç rahatlatıcı bir gülümsemeyle cevap verdi. Onun koluna girip aşağıdaki 21 atla sürülmüş at arabasına kadar eşlik etti.

İnsan hayalinde böyle noktalara gelmeli mi bilmiyorum. Ama bu gece böyle oldu.

reşat is under pressure

Posted in normalized on December 4th, 2007 by reşat

Bir şemsiye aldım,
Ama artık hiç yağmur yağmıyor.
Mehmet benim ilk adım,
Ama hiç kimse bilmiyor.

Ben Mehmet olmaya karar verdim. Bundan sonra kiminle tanışsam adıma Mehmet derim. Olur biter. Gerekirse beni reşat olarak tanıyan herkesi silerim. Şaka yaptım silmem. Beyinlerini yıkarım. Bu da şakadır heralde. Genelde teoman ve hayko cepkin haricindekilere karşı şiddet yanlısı birisi değilim. Bir de mahamat çıktı. Hatta okunacak kitap listesi gibi birtane dövülecek insan listesine sahipim. Önce bankacılardan başlıyorum, onları sevmiyoruz. Daha sonra Kazut adında bir japon dövmem gerekiyor, hiç gentle değil gerçi. Zaten bunları yaparken sıkışmış bir kapıyı da kaldırıp çıkartırım belki de, bu çok gentle. Ama daha sonra bir mahamat dövülebilir, ısrarcı kişi. Ha bir de havaalında dövmem gerekenler var, onların eşkaline gerek yok hemen tanırım. Daha sonra şiddetle olan işimi bitirip reşat kimliğimden sıyrılır mehmet olurum. Zaten bu günlerde reşat is under pressure.

İğrenç gerçekçilik akımını bırakıp gerçek bir hayalkâr olursam, kendimle çelişirim-ki bu benim doğamda varmış- çünkü gerçek olmaya çalışan bir hayalkâr olamaz. Herneyse gerçeklik kavramından gerçeğin ta kendisine ulaşırsam belki de birşeyle çelişmem. O zaman bitane ev alırım havuzlu. Ama çiftlik içinde olsun. Yüzerim sabahları. Sonra atıma biner biraz gezintiye çıkarım. Göl kenarına gelince bir ağacın altında çalıp eğlenen gypsileri izleyip dinlenirim. Daha sonra kocaman çitfliğime geri dönerim. 12 çocuğum ve karım beni yemek masasında karşılar. Sucuk yiyiyorumdur yine. Böylece bütün bunları kolayca hatırlarım. Çünkü ne yediğimi çok kolay hatırladım. Ondan sonra gözümü açarım, saate bakarım 9:00. Ne çabuk sabah oluyor artık. Ertele tuşunu keşfettim gerçi, rüyalara kaldığım yerden devam edebiliyorum. Ama artık afiyet olmalı. Birsürü şey saçmaladım hala olmadı.