Karanlık bir oda. Uçsuz bucaksız oda, tabi eğer odaysa. İçerde birisi, ben yaşlarda, ben boylarda. Sanırım yere uzanmış. Birşeyler mırıldanıyor.
-Sahil olsun, upuzun. Sıcak da olsun. Deniz sütliman olmasın, biraz dalgalı olsun. Dalga sesleri istiyorum kulağımda. Kum çok sıcak olsun. Bedenim direk kuma değsin.
Sürekli birşeyler istiyor. Sanki küçük bir çocuk gibi. Ama aynı anda herşeyin sahibi gibi. Herşeye gücü yetiyor gibi. Sesinde bir istekten çok emir havası var. Ama duyan birisi yok, kime emir veriyor acaba. Birden etraf ışımaya başlıyor. Önce oda olmadığı anlaşılıyor, uçsuz bucakssız bir düzlük. Işık kaynağı ise güneş. Güneş doğuyor. Sonra orda oturan,Hayal’in -bu ismin bir cinsiyet çağrıştırması ne garip,hayır o bir kadın değil- her dediği teker teker oluyor. Uçsuz bucaksız bir sahil, dalga sesleri, sıcak kum. Yüzüne geniş bir gülümseme yayılıyor, rahatlıyor.
-Ah, en sevdiğim yer. Buraya gelmeye vakit bulamamak ne kötü. Bazen diğer kardeşlerimden hiç vakit kalmayacak sanıyorum.
Hayal tadını çıkartıyor. Her hareketinde bir rahatlamanın izi var. Bir vakit böyle huzurlu geçiyor. Ama garip bir huzur, hep biteceğini biliyor. Biteceğini bilip, hiç bitmeyecek gibi davranabilen birisi. Nadir birisi galiba. Kim yapabiliyor ki bunu. Herneyse, biteceğini bildiği için belki bitince üzülmez, ama yine de hiç bitmeyecek gibi duruyor. Sanki beni duymuş gibi;
-Çünkü içindeyim. Dışarısı yok şu anda. Sadece benim elimde şu an. Diğer anları göremiyorum bile, çünkü burası öyle bir yer ki..
Lafı kesiliyor. Ama hiç şaşırmıyor. Bir kardeşi, ona çok benziyor, uzaktan görünüyor. Hayal onu görür görmez, deniz daha da dalgalanmaya başlıyor. İlerledikçe dalgalar garipleşiyor. Dalgadan da değişik, sanki çalkalanıyor. Deniz olduğuna inanmak çok güç. Kum da renk atıyor. Sanki kum değil gibi. Çok belirsiz. Gelenin adı Kuşku. Bu ismin bir cinsiyet çağrıştırıp çağrıştırmadığını hayalkâr da bilmiyor, belirtmek gerekirse, her kardeşi gibi -sayısını sadece Allah bilir- o da erkek.
“Hayır hayır burda olmaman gerekiyor.” diye üzülüyor Hayal. Kuşku ona şüpheli bir bakış atıyor. Gelip yanına uzanıyor. Etrafına çok garip etkileri var, sanki büyülü gibi. Etrafı, dokunduğu herşey flulaşıyor, kendi rengini kaybediyor. Ayrıca kendisi oldukça şaşırtıcı ve çekici. Ama bazen isminden dolayı sanırım, bu özelliklerinden kuşku duyuyorsunuz.
“Neden gelmemeliymişim?” diye cevap veriyor Kuşku. En sevdiği soru, neden sorusu. Belki de hep bununla başlıyor. Hayal somurtuyor, deniz git gide dalgalanıyor. Huzursuz bir hava sarıyor her tarafı. “Burda olmana sebep nedir kardeşim?” diye sordu Hayal. “Biraz yalnız kalmak istiyorum, lütfen.” diye sürdürdü. “Belki de yalnız kalmaya ihtiyacın yoktur. Belki de burda olmam gerekir, neden doğruları sadece senin bildiğini sanıyorsun?” diye cevapladı Kuşku. Yere uzandı, kum ılıklaşmıştı, ne sıcak ne soğuk. Tüm hareketlerinde kararsızlık vardı. Dokunduğu yerde de kararsızlık vardı.
Başa çıkamayacağını anlayan Hayal, uzaktan diğer bir kardeşini görünce “Yine mi?” diye iç geçirdi. Gelen Melankoli’ydi. Biliyorum, bunun ismi de çok garip. Ama yapacak birşey yok. Aralarında en kötü giyimlisiydi. Yürürken çok berbat gözüküyordu. Yüzünde garip bir tatlılık vardı, ama bu onu yine de itici olmaktan kurtarmıyordu. Yanlarına doğru yürürken, birden güneşi mor bulutlar gölgeledi. Her tarafa gölgeler düştü. Melankoli diğer kardeşlerini selamlayıp yanlarına oturduğunda yağmur başlamıştı bile.
“Hoşgeldin kardeşim” diye selamladı Hayal. Diğeri ise hala şüpheli şüpheli gülümsemekteydi. “Yine mi olmasını istediğin şey olmadı?” diye sordu. Melankoli dudak büktü. Gözleri daldı, düşünceliydi. “Evet, her zamanki gibi. Şaşırdın mı?” diye cevap verdi Melankoli. Kuşku ise bildik yoluyla devam etti. “Neden hiçbir zaman istediğin olmuyor? Belki de ne istediğini bilmiyorsun. Ne istediğine karar veremiyorsun bence. Ama yine de bana sorarsan kardeşim, senin istediğin olsa bile istediğin olmaz.”. Anlamaz gözlerle ona baktı Melankoli. O kendi düşüncelerindeydi. “Çok kötü.” dedi.”Kurtulmanın bir yolu yok.” Hayal kardeşinin sırtına hafifçe dokundu. Teselli etmek ister gibiydi, ama burda olmasından pek hoşnut değildi. Kardeşiydi kardeşi olmasına, ama onunla zaman geçirmekten bir türlü hoşlanamamıştı. Çok hassas bir yapısı vardı. Çoğu kardeşine katlanamaz, çekip giderdi. En sevdiği kardeşleri Bilinçaltı ve Bilinç ile yürüyüşlere, seyehatlere çıkmaya bayılıyordu. Bilinç aslında Hayal’in yapısına oldukça tersti. Ama bazen onun nasihatleri,fikirleri,düşünceleri onu daha derin, geniş bir insan yapmaktaydı. Bilinçaltı ise pek güvenilmez, ama çok eğlenceli birisiydi. Bazen öyle şöyler fısıldardı ki Hayal’in kulağına, Hayal birden öyle uzaklara seyehat ederdi ki, kendisi bile şaşardı buna. Özellikle geceleri başbaşa kaldıklarında, onun hikayeleriyle bazen gülmekten kırılır, bazen nefesi kesilirdi. Arada bir korkulu hikayeler de anlatmıyor değildi. Anlattığında dudakları uçuklasa da garip bir keyif alıyordu. Ama bu da çok nadirdi.
“Hadi götür bizi burdan, çok ıslandık. Yeter bu kadar.” dedi Kuşku sinirli sinirli. Melankoli’nin yanağından inen su damlaları yağmur muydu yoksa gözyaşı mı belli olmuyordu. Sürekli “Ölmek istiyorum” diyordu.
“Sizin burada olmamanız gerekirdi. Ne işiniz var burda, burası benim.” diye karşılık verdi Hayal. “Bu sahil benim, bu deniz benim. Hepsini ben söyledim. Sen neden diye sormaktan, sen ise sürekli ağlamaktan başka birşey yapmıyorsun. Bıktım sizden” diye söylendi. Sinirliden çok üzgüne benizyordu. Hava çok berbat olmuştu. Birden elini havaya attı, duvardan koca bir kağıt afişi yırtıp buruşturuyormuş gibi burdu elini. Sanki karşısındaki uçsuz bucaksız bir duvardı, ve manzara oraya yapıştırılmış koca bir kağıt. O elini burdukça, manzara kıvrıldı bir kağıt gibi, etraftan silindi. Onu küçücük bir top olana kadar buruşturup döndürdü. En sonunda da cebine koydu.
Geldikleri yer bir odaydı. Sade döşenmiş, normal bir oda. Normal büyüklükte, normal sıcaklıkta, sıradan ve olağan bir yerdi. Bilinçaltı da onların yanındaydı. Onun yanında en küçük kardeşleri Ego vardı. Diğerlerinin yanında epey küçük gözükse de, çok dinç ve sağlıklı duruyordu. Yüzündeki ifade, hiçbirşey ihtiyacı olmadığı, ayrıca herşeye ihtiyacı olduğu gibi karmaşık bir his uyandırıyordu.
Hayal hayıflanmaya başladı, ama Bilinçaltını görünce rahatladı, hemen yanına gidip oturdu. Kuşku, oynamayı en çok sevdiği ikinci kardeşi -Bilinç’ten sonra- Ego’yu çekiştirmeye başladı. “Böyle dıştan hiçbirşeye ihtiyacık yok gibi görünüyor? Ama ya gerçekten varsa? Sen bilebilir misin? Neden hep aynı ifaden var?”. Ego istifini pek bozmadan, kendine güvenen bir sesle “Senin yolunla cevap vereyim kardeşim. Neden dış dünyayı önemseyeyim. Evet, hiçbirşeye ihtiyacım yok, ama zaten olsa bile önemli olan bana ne verilebileceği değil benim ne ihtiyacım olduğudur. İhtiyacım olursa gider alırım.” diye yanıtladı. Melankoli düşüncelere dalmıştı.”Ölmek istiyorum, çok kötüyüm. Bu hayat çok adaletsiz.” diye zırvaladı. Bilinçaltı çok umursavaz tavırla ortalarına laf attı. “Dış dünyayı ben biliyorum. Ama hiçbirinize söylemediğim için, bazınız, mesela sen Ego, yok sanıyorsun. Ama var. Balık hafızalı olmasan, böyle kendine güvenli durabilir miydin? Kadife ceketin bile yok.” Umarsızca konuşurken birden sayıklamaya başladı. Bunu hep yapardı, bazen Bilinç’ten başka hiçbir kardeşinin anlamadığı, bazen onun bile anlayamadığı şeyler söylerdi.
“Dalgalar, sesi çok güzel. Bitirmem gereken çok iş var. Çitile çitile sabunla. Bu muydu yani ha. Fransa. Mahalle. Galatadaki mevlevihane. Yandaki bakkalda neden kinder bueno yok. Metrodaki boynunda tesbih asılı kadın kim? Ama keşke böyle olmsaydı. Oylar Furkan Kamacı’ya. Masum solcular. Ama bana irade olsun. O otel odasında bedenlerimiz tanıştığında susuz kalmıştık, sonra sen su alır gibi yapmıştın. Kara inci çalış. Arkandanım ben senin. Modern kadından çok korkuyorum.Ege bal, Ege bal, al al al.”
Dediklerine Melankoli dahil tüm kardeşleri birden güldüler. O böyle olduğunda hep gülerlerdi. Hayal, cebine buruşturup koyduğu top gibi kağıdı kardeşinin dediği bazı yerlerde açmamak için zor tuttu. Ama kardeşleri burdaydı. Özellikle bazılarında açmak istediği şeyi açmak için sadece yalnız kalması gerekirdi, Utangaç kardeşi bile onunla olmamalıydı. Sonra birden dayanamayıp cebindeki kağıda benzer nesneyi çıkardı. Ama tüm kardeşleri birden ona kızdılar. Hayal çok hassastı, çok içerledi. Kalkmak için kapıya doğru davrandı. Tam eli kapıya doğru gittiğinde, kapı birden açıldı. Gelen en büyük kardeşleriydi. Bilinç.
En uzun boyluları, en yapılılarıydı. Aralarındaki en güzel giyimli olandı. Ama aynı zamanda çok sade giyimliydi. Yüzüne baktığınızda birşeyler anlatmaya veya anlamaya çalışmıyordu. Zaten o herşeyin farkında gibiydi. Hayal’in yüzüne bakarak olan herşeyi anladı. Onun yanına doğru gidip sarıldı. En sevdiği kardeşiydi. Kuşku, Melankoli ve Ego onu görünce suçlu çocuklar gibi başlarını önlerine eğdiler. Onlara göz ucuyla odadan çıkmalarını işaret etti. Hepsi ona uydular. Kuşku itiraz edecek gibi oldu. Bilinç şüpheye yer bırakmıyordu ama Kuşku bir yolunu bulup konuştu. “Unutma kardeşim, bugün bu kadar gelişip büyüdüysen, benim katkılarımı gözardı edemezsin. Ama artık bana ihtiyacın kalmamış gibi. Hep Hayal’i koruyorsun. Belki de bu doğru değildir.” Tam başlamıştı ki, Bilinç kaşlarını çattı. “Hayır” diye kesin olarak belirtti. Sonra hepsi birden sözüne uydular. Her zaman olduğu gibi. Tüm kardeşlerine söz geçirebiliyordu. Odada kalan diğer kardeşi, Bilinçaltı, Bilinç ona söz geçiremediği için, orada kaldı.
“Ben yine en sevdiğimiz yere gitmiştim. Bizim sahil. Hava çok güzeldi, deniz hafif dalgalı. En sevdiğimiz gibi, dalga sesleri vardı. Sonra kuşku geldi, deniz kabardı, kumların rengi attı. Sonra Melankoli geldi, yağmur başladı. Hava çok kötüydü, geri döndük. Onlardan çok sıkıldım. Sen ben ve o -eliyle diğer kardeşini gösterdi- bir geziye çıksak diyorum. Bugünlerde bana zaman ayıramadığını biliyorum. Ama ben senin kardeşinim, dostunum.” diye dert yandı kardeşine. Bilinç ise sakin ve anlayışla cevapladı. Her hareketinde, her sözünde bir farkındalık görülüyordu.”Sen benim en sevdiğim kardeşimsin. Özür dilerim.” Anlatmak istediği herşeyi anlatmıştı işte. Kardeşi anlamıştı. Sonra oturdular. Bilinçaltı tekrar başladı.
“Yükseel, yükseeel, kaos. Aşk onusuzlaşmak değil onuru aşmaktır. Küreselliğe karşı nah! Doğada sucuk gücü, pastırma ise estetiği temsil eder. Baban kel mi? Kaç net yaptın? Günde kaç kızın yanağını sıkıyorsun? Allah baba fotoğrafımızı çekti, gülümseseydik keşke. Beyaz nayki ayakkabı. Konvers giyen bir kızla çıkmam abi. 360. Run Forrest run. Genç dediğin önyargılı olur. Dünyadaki herkes bir bit, ve ben de o bitlerden biriyim. Şakkal lan şakka. Taksici Jean. Mango pantolon. Kanepe, kırmızı ışık ve sıcak ev.”
Sonlara doğru, kendini ona kaptıran Hayal, farkında olmadan elini cebine götürdü. Tam o büyülü kağıdını çıkartacaktı ki Bilinç onu durdurdu. “Şimdi zamanı değil” dedi ve gülümsedi. Yine herşeyi anlattı birşey söylemeden. Bilinç de orda olmak istiyordu ama “Şimdilik duralım” dedi. Hayal anladı. Bilinçle bakıştılar. Sonra elindeki kağıdı çıkardı. Bırakınca kağıt, açıldı açıldı ve tüm görüş açısını kapladı. Karanlıktı heryer. Yeni bir hayal mi başlayacaktı, yoksa güzel birtanesi bitiyor muydu, Bilinç de anlamamıştı. Bilinçaltı sustu. Hayal şunları dedi.
-Istanbulda, Üsküdarda bir ev, dışarısı soğuk, ev sıcak olsun. Duvarları sarı boyalı, oturulan odası geniş, küçük bir ev olsun. Bizim yaşlarımızda, bize benzeyen bir çocuk olsun. İşten yeni gelmiş olsun, hayli yorgun ve karnı da aç olsun. İçinde garip hisler olsun, özlesin, buruk olsun ama gülümsesin. Birden bir masaya oturup bir bilgisayara birşeyler yazmaya karar versin. Yazsın, okusun beğenmesin,silsin, tekrar yazsın, sevsin, devam etsin. Ama en önemlisi hayal etsin. Bizi hayal etsin.Adı da Mehmet olsun.
