rakır harun ve maceraları

Posted in normalized on August 30th, 2007 by reşat

Merhabalar efendim. Site sunucusu değişikliği sonucu bozulan türkçe karakterler biraz pahalıya mâl oldu. Herşeyi silip kurtarabildiğim kadarını kurtardım. Ama kg. Olağan saçmalamalar silsilesine kendimi hazırlıyorum. Bakalım yazacak birşeyim olmadan ne kadar saçmalamaya devam edebileceğim. En iyisi bir şiirle devam etmek.

Ne önemi var dünyanın, eğer erik yiyemiyorsan
Küçükken hep olmak isterdim gözü kara bir korsan
Eğer dünyaya gülümsemeyi bilmiyorsan
Ben metroda k9 ile konuştum.

Ben daha o zamanlar çocuktum.
Gerçi yine şimdiki gibi abuktum.
İnceciktim, adeta bir çubuktum.
Ben gitmek istiyorum arkadaş uzaya.

Teşekkürler. Size eski bir arkadaşın bir resmiyle veda edeyim. Adı harun. Rakır harun. Çok sıkı rakçı olup, 2 saat aralıksız headbang yapan death metalciyken, tavladığı tiki bir kızın etkisinde kalarak alternatifleşen harun, okumaya bukowskiden başladı. Franz Kafka’ları bitirince nihayet 3 yüce kitabı okumaya hak kazandı. Bunlardan önce Şu Çılgın Türkler’i okudu. Etkisinden aylarca çıkamadıysa da onu daha derinden etkileyen kitap ferrarisini satan bilge oldu. Bu kitap tam hayatımın kitabı diyordu ki, 3. yüce kitap, yusufçuk gece gelir’i 1 gecede hatim etti. Artık harun tamamen alternatifleşmişti. Kendine bir kız çantası aldı. Kürdan gibi bacaklarına yapışan siyah tayt görünümlü livays bir kot aldı. Tek eksiği artık alternoların vazgeçilmezi konverslerdi. Onları da 2 ay taksimde takıldığı alterno mekanlarda garsonluk yaparak biriktirdiği parayla alarak setini tamamladı. Beline gelen saçlarını kestirdi, daha insana benzer bir duruma geldi. Bilinen tüm “kız müzik” lerini dinlmeye başladı. Audioslave’imiş, HIM’imiş hepsini ezberledi. Artık idolü marilyn manson olmuştu. Türklerden Teoman’a bir konserinde sarılmayı başarmıştı. Ayrıca rastgele yatırdığı bir iddaa kuponuyla-bu spor alternoların arasında çok popülerdir- parayı vurdu. Fransız kadın sigarası içmeye bile başladı. Tim Burton’a tapınıyordu. Kendine entelci arkadaşlar edindikten sonra ciyenbisie(cnbc-e) diye bir neüdüğü belirsiz kanalı izlemeye başladı. Oradakileri kendi kültürüne monte etti. Oranın çizgi filmlerinin tüm karakterlerinin tişört, çanta, rozet vs. gibi ne varsa edindi, kullandı. Arkadaşlarıyla lost partilerine katıldı. Şurup diye bir dizideki kıza aşık oldu, aşkından hasta oldu. Bu arada sivilceleri de azmıştı. Ama işler tıkırındaydı. One night standci Harun olarak ortamlara nam saldı. Gündüzlerin aksine gece hayatında gömlek giymeyi seviyordu. Göğsünden 4 düğme kadar açar, dışarı fışkıran kıllarını kabartır, kafasını 20 derece sağa yatırır, geniş olmayan omuzlarını gizlemek için kollarını arkaya doğru atar, cakasını satmak için vücudunu kafasının tersi yönde 15 derece kırıp barlarda yengeç gibi yan yan yürürdü. Çalımından yanına varılmazdı.

Günün birinde Uzun İhsan diye bir adam sokakta yanına yanaştı. Dilenci kılıklı herifin gözleri oyulmuş, kulakları ve burnu kesilmişti. Ama buna rağmen onu görür ve duyar gibiydi. Onu dilenci sanan harun avucuna birkaç kuruş sıkıştırıp ordan uzaklaşmaya çalıştı. Ama adam ellerini cebine sokarak iki tane biribirinin tıpkısı elma çıkardı. “Şimdi sana doğrusunu söylüyorum” dedi elindeki elmaları haruna doğru uzatırken. “Bu hariç bütün genellemeler yanlıştır” dedi ve elmaları haruna verdi. Mutlu bir şekilde Uzun İhsan harunun yanından ayrıldı ve kalabalığa karıştı. Tam o anda harun kafasına birşey çarptığını hissetti ve bayıldı. Ayıldığında üstünde 3 tane elma buldu. Sonuncusu kafasına düşen elmaydı. Harun eve gittiğinde yıllardır hiç kıl çıkmayan köse yüzünde bir zübük bıyığı oluşumları farketti. Haftalar sonra bu bıyık yerini gür kaba bir bıyığa bıraktı. Bu iğrenç niçe bıyığını ne zaman kesse ertesi sabah aynı uzunlukta tekrar çıkıyordu.

Harunun hikayesi burda bitti. Size harunun zübük bıyıklı bir halini gösterip huzurlarınızdan ayrılıyorum. Teşekkürler.

Harun rakır

kazanan bir hüviyet tasviri(all-time winner)

Posted in normalized on August 30th, 2007 by reşat

Halit Ayarcı
Sevgili alekseyeviç, ben dahi düne kadar kendimin bu kadar mühim bir adam olduğunu bilmezdim. Kendi halinde, normal, yalnız kaldığında acayib bir hal takınan(bu aralar acayibe taktım) toplumda kimseye batmayacak bir hayatı olan, sıradan bir vatandaş sanardım kendimi. Meğer farkında olmadan zatıalileri tarikatına mensup olmuşum. Gerçekten haberim yoktu, olsaydı erken davranıp voliyi vururdum. Fakat, şimdi farkettim. Olsun, ziyan yok. Başarısız teaser‘lar yazmakta üstüme yoktur. Madenden ders almalıyım.

Bir pazar sabahı uyandım, gün ışıyalı çok olmuştu. Uykunun erkenden bitmesinin insana verdiği hakiki bir huzurla yatakta biraz oyalandım, esnedim, gerindim. Yavaş ve tembel hareketlerle doğruldum. Gözlerimi açmaya gayret etmiyordum. Zaten birisi 404 ile yapıştırmıştı sanki gece. 404 dedim de, ne güzeldi onların kokusu, şimdi aklıma geldi. Çok severdim. Herneyse, yavaş ve biribirinden lounge adımlarla lavaboya kadar zahmet edip, yüzümü yıkadım. Herşey ağır ağır, tembel tembel olmaktaydı. Gözlerimi açabilecek kadar kendime geldiğimde, herkesin uyandığını ve hazırlandığını gördüm evde. Benim tam tersim bir dinamiklik içindeydi ev. Sonra farkedeceğim gibi, seçin günüydü bugün. Oyvericektik.

Ben de ilk defa oyumu verecektim. Ama bu kadar etkili olduğunu nereden bilebilirdim? Her normal vatandaş gibi sempati duyduğum bir partiye vermedim. Bu normal kategoriye girememek beni üzdü aslında. Ben her alanda normalize edilebilir olmayı yeğlerdim. Ama bunun yerine alternatif bir kategori olan antipati duyduğu partinin rakibine oy atma kategorisinden seçime vakıf olmuştum. Buna göre yaptığım bir oylama neticesinde, Türkiye’de büyük şeyler oldu. Ben bile bilmiyordum oyumun bu kadar etkili olduğunu. Sayın okuyucu, bir oy verdim, adamlar %50 oy aldı, birinci oldu. Elbette ki benim oyum sayeseinde. İspatlayayım isterseniz. Geçen seçimlerde ben oy vermedim, n’oldu? %30. Şimdi verdim, noldu %50. Demekki ben verdim diye olmuş. Ayrıca ben oy verdim diye Takım Elbiseli Serseriler meclise girdi. Bu da yan etkisi demekki oyumun. Bilirsiniz ki, her iyi ilacın birkaç yan etkisi olur. Bunu da mazur görünüz. Ben de kendimin mühimliğini akşam saat 8 gibi sonuçları analiz ettiğimde iyice kavradım. Ve bir karar aldım. Birdahaki seçimlerde oyumu satacağım. Evet, yanlış duymadınız. Satacağım.

Fiyatı ise şimdiden belli 1572$ + kdv. Fiyatı uzun analizler, istatistikler ve araştırmalar sonucu tayin ettim. Günlerce teleskopların fiyatlarına baktım. İstediğim teleskop bu fiyataydı. Birdahaki seçimde bu parayla onu alacağım sevgili Alekseyevna. Arkadaşlar ucuza gittiğini söylüyorlar, ama ben para meraklısı değilim. Uzay meraklısıyım. Bence değer bu paraya. Düşünsenize %50 oy garanti veriyorum. Daha ne olsun? Aslında kurtlardan da para almalıyım. Onlara da yan etkim var. Belki onlardan da bir EOS parası isterim. Böylece birdahaki seçimden sonra astral fotoğrafçılığa başlarım. Solculara etkim pek yok galiba. Pek içlerine girmek istemediğim için onları etkilemedim denilebilir. Ama yine bitane adamı meclise sokmuşum. Meclise Ufuk gerek diyordu. Benim de aklıma bizim Ufuk geliyordu. Meclistekilere KG felsefesini anlatırken. Fena olmazdı hani. Kriz mi var? KG. Eğlenceli olacağı kesin. Herneyse, ondan birşey taleb etmiyorum. Zaten solcularda pek para olmuyor. Neden onlar pek para kazanamıyor bilmiyorum. O zaman benim solcu olamayacağım kesin. Çünkü ben para kazanabiliyorum. Sol bir tepkiymiş, benim tepki gösterebileceğim bir durum yok ortada. Öyleyse Mango Partisini kurmanın vakti geldi. 2 katip bir müdür muavini yeterli olur bence. Daha sonra cemiyetimizi genişletip teşkilatlanırız. Ne dersiniz fena fikir değil, değil mi? En üstte seçimden sonra çekindiğim bir resmim var. Sarı bana yakışıyor. Türkiye’nin yeni lideri olmalıyım. Hem sinir bozucu bıyığım da yok. Benden iyisini mi bulacaksın?

Kalktım Bugün 5:30′da

Posted in normalized on August 29th, 2007 by reşat

Kalktım bugün 5:30′da
Çok garip rüya gördüm uykuda
Korkunçtu hafif, ama ben korkmadım elbette
Bugün Almanya’dan teyzem geliyor kısmetse

Rüyamda istanbulda deprem olmuş
Havada uçan şey kopmuş bir kolmuş
Sonra gittim beşiktaşa, bir emlakçıya
Sordum kaçadır evler bu yabancıya.

Adamcağız, dedi yeni deprem oldu,
Fiyatlar iyice düştü, yerle bir oldu.
Ee zaten ben de onun için geldim dedim amca,
Deprem sayesinde emlak zengini olmak istiyordum kanımca.

Gözlerimi açtım saat 5:30 olmuş
Fene terlemişim hertaraf sırılsıklammış,
Gözlerim kızarmış, beynim yanmış,
Söyle ey Reşat, teomanı dövmek ister misin?

..

Evet, böyle bir geceydi dün gece. Ama sonra uyanınca yatağımı bir kolaçan edince, bunların sebebinin dün yediğim simitten düşen 10 kadar susam olduğunu farkettim. Zararı yok, kendimi bir garip hissiyat aldı, götürdü, sehate çıkardı, dünyayı tavaf ettirdi. Belki de tüm bunların sebebi telefonumun melodisini değiştirmekti. Hah, bu hiç aklıma gelmemişti. Sevgili okuyucu, telefonumun 2 yıldır değişmeyen melodisi, beni her sabah kaldıran, her telefon çaldığından beni zıplatan o güzide melodi, bir Alois Maxwell Hirt parçası, Green Hornet, telefonumu aldığımdan beri tek melodimdi. Çok severdim kendilerini, aramızda hususi bir ilişki vardı. Derler ki, Al Hirt amcamız green hornetı çaldıktan sonra sigarasını enstrumanının ucuna değdirir ve sigara oracıkta yanarmış. Öylesine ısınırmış yani enstruman. Böyle bir parça işte, ama her sabah beni uyandırdığı için içten içe kıl oluyordum artık green hornet’a. Ve son iki sabah, ben uyanamayınca, bu melodiyi değiştirme kararı aldım. iTunes’ı açıp şarkıları dakikalarına göre sıraladım. Elbette ki çok uzun parçaları yapamazdım. O yüzden kısalara bakıyordum. Sonra kısa parça çoğunluğunun Jarre olduğunu görünce ondan bir parça seçeyim istedim. Başvurular yapıldı, adaylar dinlendi, elemeler yapıldı ve finale iki parça çıktı. Deserted Palace ve Pogo Rock. İkisi de çok hoştu. Ben de iki kardeş arasında kıskançlık yaratmayayım diye ikisini de yükledim. Şimdilik Deserted Palace var. Bu hayatımdaki büyük ve önemli değişiklik beni garip rüyalara itmiş olabilir. Ama her sabah çok rahat uyanıyorum. Aslında ne zaman deserted palace dinlesem birşeyler başarasım gelirdi. O yüzden şimdi her sabah birşeyler başarasım gelerek kalkıyorum. Gerçi henüz, hiçbirşey başaramadım. Ama istemek birşeyin yarısıydı, başarmanın sanırım. O yüzden ben başarırım. Gerçi bazı insanlar gibi pek “kariyerist” olamasam da, kendi alanlarımda “acayib” şeyler yapabilitemin tartışılmaması gerektiği söyleyebilirim. Tek paragrafta hükmettim.

Other nicknames include “Al (He’s the King!) Hirt”, “Sugar Lips” (after one of his most popular pieces) and “The Round Mound of Sound”.
Al Hirt had 8 children, 10 grandchildren, and 6 great-grandchildren. In 1990, Al married Beverly Estabrook Essel, a friend of 40 years.

banner ve fotografik hafızam

Posted in normalized on August 29th, 2007 by reşat

Bugün, acayib bir gündü. Saat tam olarak 7.30′a kuruluydu. Çünkü, sınav vardı, uyanılmalıydı. Kendime tembihledim yatmadan evvel. Ama n’oldu? Saat görevini yaparak, tam 7:30′da çaldı. Sonra ben kalkmaya gerçekten gayret ettim. Hatta biraz doğruldum da denebilir. Fakat sonra birşey unuttuğumu farkedip yatağa geri döndüm. Bana bir an gibi gelen bir göz kapayıp açıştan sonra saat 8:55 olmuştu. Bu nasıl oldu tabii anlamadım. Sınav ise 9′daydı. Ve acayib gün başladı.

Acayib saat 10 sularına eriştiğinde ben 500es kalabalığının bir ferdi olmuştum artık. Onlarla aynı havayı teneffüs ediyor, aynı kokuları alıyor, aynı sallantıları yaşıyor idim. Bu hadise yarım saat kadar tekrar etti. Özellikle terazidere taraflarından geçerkenki kokuyu Acayib’in kokusu ilan ediyorum. İndiğimde tepemde dikilen güneşin saçlarımı kavurmasıyla oluşan bir kaç beyin sinyali bana saate bakmamı söyleyince ben de baktım, 10:40 idi.

Ders hocası, iyi bir insan olduğundan ve bu sınavın aynısını Acayib’in 14:00′ında tekrar yapacağından bana o saate gelmemi teklif buyurdular. Ben de, hiçbirşeyden habersiz bu teklifi kabul ettim. Daha sonra diğer dersim için diğer bir bloka gittim. Bu mesafe 500 mt kadar olup, etrafta hiçbir gölge bulunmamakta, güneş tam tepemde bana bakıp manalı manalı sırıtmaktaydı. Acayib’in en önemli ikinci olayı; yeni bir sınavın peydahlanmasıydı. 14:30, Matematik sınavı.

Bu sayede hızlı iki sınav geçirdim. 14:00′dan 14:40′a kadar birtane, daha sonra o 500 metrelik yeri koşarak, bu atletizmi yaparken kan ter içinde kalarak, 14:50′den 15:50′ye bir başka sınavda bulundum. Züğürt tesellisi olarak dönüşte 500es’te güneş manzaralı bir camkenarı koltuğu kapmıştım.

Beni gün ortasında eğlendiren bir olay, fotoğrafik hafıza konusu. Okulun kütüphanesinde bir grup arkadaş ders çalışmakta, ben ise çalışmağa çalışmaktaydım. Göz kapaklarım her zamankinden kilolarca daha ağırdı. Göz kapağı kaslarıma yardım olsun diye ellerimle gözlerimi açıyordum ki, bir arkadaş farketti. Ne yaptığımı sordu. Ben de “Bende fotoğrafik hafıza var, gözlerimi böyle açıp birşeye 3 sn baktım mı, onun bir nüshası hafızama kaydoluyor, ne zaman istesem bakabiliyorum.” dedim. Hatta biraz abartıp kitaptaki bildiğim formüllere gözlerimi ellerimle açarak baktım ve “Al işte aynısını yazıyorum” dedim ve yazdım. Çocuk baştan gördüğüne inanamadı, sonra ağzı bir karış açık kalarak beni seyre daldı. Birkaç sayfaya daha yaptırdı, hep bildiğim formüllerdi. Yazdım. Bir gömü bulmuş gibi sevindi, hemen etraftaki arkadaşlara haber verdi. Onlara da bir iki numara yaptım, tabii aynı formüllerdi. Şimdi hepsi benim fotoğrafik hafızam var sanıyor. Aslında en sonda bilmediğim bir formüle denk geldim, onu da bakarken 3 sn içinde ezberleyip yazdım. Belki de öyle bir meziyetim vardır, Allah bilir.

Sizlere gözümle fotoğraf çekip, hafızamda sakladığım hareketle veda ediyorum. Buyrun.
Banner ve Fotografik Hafızam

basit

Posted in normalized on August 29th, 2007 by reşat

Bugün cümlelerim basit bayım. Ama kelimeler karışık. Vakıa, ben acayibim. Binaenaleyh yazdıklarım da karışıklar. Garib bir giriş oldu. Ama girdik ya, biz ona bakalım. Gerisi kolay.

Şimdi gerisine başlayayım. Muhim bir olay yok. Bittabi ben de mühim değilim. Kendimi gözden kaybettirme konusundaki muvaffakiyetim tartışılmaz. Burası da pek öyle göz önünde biryer sayılmaz. Velhasılıkelam, silik bir hikaye. Kelimeler karışık bugün. Tanpınar’ın yüzünden olsa gerek.

İş yerindeki ilk günlerim çok tecrübe verici oldu. Yaptığım işler karışısında aldığım teşekkürlere ya birşey değil, ya da önemli değil gibi cevaplar verdim. Ama ben ne zaman teşekkür etsem bana rica ederim gibi bir cevap verdiler. Sonradan can erikten öğrendiğim kadarıyla, rica ederim demek daha kibarcasıymış. Birşey değil veya önemli değil dediğimde yanlış anlaşılabilirmişim. Ama hala bana birşey değil demek daha samimi geliyor. Yani gerçekten birşey değil. Birşey soruyor cevap veriyorum. Gerçekten işten bile değil. Bunun için rica edecek değilim ya. Ama bundan sonra edeceğim. Malum, iş hayatı.

Haftanın bir yarısı okula gittiğim, diğer yarısında da işe gittiğim için, ayrıca bünyem buna pek alışık olmadığı için, bir de, sabahları erken uyanmayı pek beceremediğim için -bu cümle biraz karışık!- işten veya okuldan döndüğümde pek havadar olmayan odamda yatağım bana çok davetkar ve çekici geliyor. Hemen uzanıveriyorum. Gerçi pek başka ihtimal de yok. Ya pek rahat olmayan sandalye ve boyunağrısı veren macbook, ya da güzel rüyalar gösterek rahat yatak. Tabiki yatağı seçip uyuyorum. Dünyadan pek haber alamıyorum. Hayatı i.b.b’sinin metroya astığı afiş ve reklamlardan takip ediyorum. Bir tane adam var, adını bilmiyorum, prestijin yeni adıymış. 17 yaş ve altına mensup kızlarımıza hitap eden bir derginin kapağındaydı sanırım. Bir başka kadın, yine ismini bilmiyorum, plastik kadın olmak istemiyormuş ileride. Sonra trenlerin içinde kel kafalı, gürce kara kaşlı, kalantör bir adam, yeni kitap çıkarmış. Gülüyor fotoğrafta, elinde kahve fincanıyla. Bunun dışında ofisteki yaşantıda söz konusu olan güzel ve dahi diye birşey. Ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Bu da böyle işte.

Farkedilmemezlik özelliğim sayesinde ofiste ve okulda ve heryerde tabiidir ki, göze batmıyorum. Hatta yürürken bile kimsenin beni farkettiğini sanmıyorum. Bunu iyi bir özellik gibi göstersemde, aslında ben küçükken kender olmasaydım, ve kender olduğumdan dolayı üzüntü denilen şeyi hiç öğrenmemiş olmasaydım, kesin bu his iç gıcıklayıcı olurdu. Herneyse, küçükken de bu böyleydi. Evdekiler benim bir gereksinim veya ricam varsa bunu kesin unuturlardı. Birşeyi bir kere söylemek kafi değildi. Bunu böyle öğrenmiştim. Bu kesinlikle beni sevmemelerinden değildi. Aslında ne istesem oluyordu. Ama birinci seferde değil. Şikayetçi değildim, sadece birşey anlatmak istediğim için örnek veriyorum. Babamdan gece birşey istediğimde sabah kesin unutulurdu. Annemden birşey rica ettiğimde 10 dk sonra kesin aklından çıkar kim bilir nereye seyahat ederdi. Ama sonra tabii ki olurdu ama ben bunu farkettiğimde garipsemiştim. Okulda da böyle oldu. Bir arkadaşımdan birşey rica ettiğimde, ertesi gün tabiatım sayesinde unutulurdu. Bunun benim sevilmemem ya da arkadaşlık derecesiyle filan uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Şöyle denilebilir; ben göze batmıyordum, akılda kalmıyordum. Çok güzel bir şekilde kendimi farkettirmiyordum. Karşınızdan 10 kişi yürüyor olsa, aralarından biri ben olsam, kesinlikle farkedeceğiniz son kişi ben olurum sayın okuyucu. Sadece değişik geldiği için paylaşayım istedim. Nedeni ne olabilir diye de hiç merak etmedim. Kimsede olmayıp da bende olan birşey yok. Kimseden bir farkım yok, değişik değilim. Gayet normalim. Bu çok güzel bir iltifat. Tıpkı mango gibi. Acaba kimse mango suyu satıyor mu bilmem. Gerçi pantolonu var, alternatifleşen tikilerin popüler giyeceği. Belki de ironi yaptım. Komki oldu biraz.

Şimdi yanıma vızzz diye yaklaşan sineği öldürdüm. Hayvansever insanlar bu sivrisinekerin öldürülmesine karşı değiller mi acaba. Onlara göre sadece kürkü olan hayvanlar mı hayvan? Ermeniler, kendileri ve sivrisinekler hakkında soykırım iddası gütmüyorlar mı? İyi bir tez olabilir belki onlar için. Toplu sivrisinek mezarları bulsunlar, bizim arkeologlar da gidip bunların türk sivrisinekleri olduğunu ispatlasınlar. Sivrisinek arşivimizi açalım, onlar açmasın. Bir yazar çıkıp çok sivrisinek öldürdüğümüzün polemiğini yapsın. Sonra popüler olup ödül alsın. Birisi gidip sivrisinek sandığı kelebeği öldürsün. Bazıları hepimiz sivrisineğiz desin. İleride o kelebek için ayağı kayıp öldü desinler. Amaan, hepsi hayal işte. Hepsinin sebebi yanımda vızıldayan sineği bir vuruşta öldürmem oldu. Allah Allah, yazı neden bu kadar uzun oldu? Selami Şahin aslında İlluminati’nin başıymış. Türkiye’ye giren her mangodan haberi olan tek insanın Selami Şahin olması bunu kanıtlamaz mı? Ayrıca bülent ersoyun hayatta önünü kesen operatör doktor da Selami Şahin değil mi? Evet.