i’m deeply happy

Posted in normalized on May 30th, 2009 by reşat

Binalara sarılamamak ne ilginç olay. Özlediğim her şeye karşı içimde oluşan ilk tepki sarılmak sanırım. Eve gelince özlediklerieme sarılmak güzel bir duygu. 20 sene oturduğum evi de özlediğim için ona da sarılasım geldi. Kollarımın sarabileceğinden biraz büyük olduğu için duvarlarına dokunmakla yetindim. Elimi değdirdim kendi odamın duvarlarına, sanki yıllardır görmüyormuşum gibi. Sanki özlem hissim gelişmiş, ilerlemiş, olgunlaşmış gibi. Artık sanki daha iyi özleyebiliyormuşum gibi. Çok acayip bir his.

Özlem sevdiğim için diğer her şeyi daha fazla özlüyor olabilir miyim acaba. Mantı yiyen insanların daha mantıklı olması gibi. Tüm hislerimin akıp gittiği yol sanki tıkanmış ta artık açılıyor gibi. Ne harika şey şu yeniden yaşıyorum hissi. Ömrümde gördüğüm en güzel şeylerden biriydi o üzerindeki siyah giysi. Ellerini ovuşturuyor sürekli sinekler, sanırım onlar tam bir sinsi. Gördüğü her şeye anlamını kendisi katıyor bizim insan cinsi. Ama şunu söyleyebilirim ki, i’m deeply happy.

Erik çok güzel olay. 1 mayısta eriğe başladım. İlk başladığım günlerde kilosu 12 tl olan papaz erik, şu günlerde küçük bir domatesi andıracak kadar büyüdü ve genelde iyisinin fiyatı 6 tl. Ekonomik durumum erik kurlarıyla yakından alakalı olduğu için ben de onları yakından takip ediyorum. Koşuyorum zıplıyorum belki ama aslında en çok yüzmek istiyorum. Suyun altında müzik dinlemek o kadar da abuk birşey olmamalı bence. Bunu gerçekten istiyorum.

Hindistan acayip bir memleket, onu iyice incelemek istiyorum. Tüm arkadaşlar, yıllarca pdflerden okuyup çalıştığınız kama sutranın hard copy versiyonunu hepinize hediye etmek en büyük hayalim. Hediye almayı çok seven adolf hitler sanırım hindistanda kafayı yiyebilir. Şizofren olmak o kadar da kötü birşey olmayabilir. Mantının üzerine dökülen sos nasıl yapılıyor, anneme sorayım o kesin bilir. Acaba bu köri sosu, sucukla nasıl yenir. Bir şeyler söylemek istiyorum ama bilmem ki nasıl denir. Pek zannetmiyorum ki bu dünyada yaptıkarımızın cezası burada ödenir. En iyisi ben gideyim, yoksa yine buraya bir sapık gelir.

gup!

Posted in normalized on May 18th, 2009 by reşat

Bundan çok da eski olmayan bir zamanda, dünyanın en güzel ülkelerinden birinde, sevimli, ufak tefek bir kız çocuğu yaşarmış. Bu kız şehirden uzak, çimenleri yemyeşil, ağaçları upuzun, papatyaları bembeyaz, laleleri sapsarı, orkideleri pespembe, gülleri kırkıpızı olan bahçeli bir evde annesi ve üç kız kardeşiyle birlikte yaşarmış. Hayatta en sevdiği şeyler; domates, kardeşleri ve annesiymiş. Annesi bahçesindeki çiçekleri de en az kızları kadar sever, onları birbirinden ayırmazmış.

Bu ailenin yan komşusu, yaşlı olduğu kadar aksi olan, suratında dünyanın değişik memleketlerinin haritalarına benzer kırışıklıklar bulunan kambur ve yalnız bir ihtiyarmış. Ama bu melun kadın, nasıl beceriyorsa, bahçesinde düyanın en güzel, en kırmızı, en yenilesi domateslerini yetiştirirmiş. Suratına bakan herkesin de anlayabileceği gibi, bu kadın oldukça cimriymiş. Domateslerini kimseye vermez, özellikle gözleri sürekli domateslerinde olan küçük kıza kaşlarını çatarak bakarmış.

Kız ne zaman evde oturup tek başına hayal kurmaya başlasa, yan komşunun bahçesinden sürekli ağlama ve inleme sesleri gelirmiş. Hemen koşup yandaki bahçeye bakan kız kimseyi göremezmiş. Ama içeri girdiğinde ağlama sesleri yine başlarmış. Domatesleri çok sevdiği için üzülen kız da onlarla birlikte ağlamaya başlarmış.

Günlerden bir gün, tüm korkularını bir kenara bırakan kız, gizlice bahçeye girmeye karar vermiş. Yaşlı kadını gözetleyen kız, onun her öğleden sonra derin bir uyku çektiğini öğrenince bu fırsatı kullanmaya karar vermiş. Sıcak ve tembel bir Pazar öğleden sonrasında bahçeye girmiş. Önceleri sadece yaşlı kadının horultusunu duyan kız, domateslere yaklaştıkça onların ağlama seslerini yeniden işitir olmuş. Domateslere iyice yaklaşan kız, bir domatese dokunur dokunmaz domates gözlerini açıp kıza bakmış. Bir iki saniye öylece kızın gözlerine baktıktan sonra, domates tekrar ağlamaya başlamış.

Domatese çok üzülen kız, eliyle domatesin gözyaşlarını silip ona neden ağladığını sormuş. Domates de ona “Biz ağlamayalım da kim ağlasın. Yeşildik kırmızı olduk, eskiden bu topraklarda bolduk, biribirine fırlattı insanlar bizi, kimse tarafından yenemeden solduk. Biz ki buraların en güzel domatesleriyiz, ama yenmeden çürüyeceğiz. Biz ağlamayalım da kim ağlasın.” demiş. Domates öyle güzel gözüküyormuş ki, onu alıp ısırmamak için kendini zor tutan kız, domateslerin yenmeyişine oldukça şaşırmış. “Nasıl olur da kimse sizi yemez?” diye merak etmiş. Domates de ona “Her yaz ağustos ayında bir kamyon gelir ve bu bahçedeki tüm domatesleri toplayıp götürür. Götürülen Bunol köyünde kimse domatesleri yemez. Yemek yerine domatesleri biribirlerine fırlatıp eğlenirler. Ama biz de her domates gibi ısırınılp yenmek isteriz. İşte bu yüzdendir ağlamamız.” demiş ve tekrar ağlamaya başlamış. Domatesin dediklerine içi ezilen kız, onu kurtarmak için domatesi kopardığı gibi cebine atıvermiş. Etrafında onu izleyen onlarca domates “Bizi de götür! Bizi de!” diye kıza yalvarmışlar. Kız da ceplerine sığabildiği kadar domatesi toplamaya çalışırker birden uzaktan sinirli bir vızıltı sesi duymuş.

Kafasını kaldırıp vızıltının geldiği yöne bakan kız, ona doğru sinirli bir şekilde uçan hain arı sürüsünü görünce korkudan bir çığlık atıp evine doğru koşmaya başlamış. Fakat küçük bir kız olduğundan ve ayrıca domatesler de ağırlık yaptığından pek hızlı koşamıyormuş. Arılar ona gittikçe yaklaşmış. Kız koşarken domateslerden birkaçı dengelerini kaybedip “gup!” diyip yere düşmüş. Kendi bahçesine doğru koşan kızı yakalamak üzere olan hain arılar birden “hişt!” diye bir ses duymuş.

Sesin geldiği tarafa doğru bakan arılar kimseyi göremeyince kuşkulu bir ifadeyle tekrar kızın peşine doğru uçmaya başlamışlar. Tam kıza yaklaşmışken yine “hişt!hişt!” sesini duymuşlar. Bu sefer sinirli bir şekilde, tek kaşları havada sesin geldiği yöne doğru bakan arılar birden biribirinden güzel, rengarenk ve hoş kokulu çiçekleri görmüşler. Çiçekleri görünce akılları başlarından giden arılar, kızı bırakıp çiçekleri doğru uçup onları öpmeye başlamışlar.

Annesinin güzel çiçekleri sayesinde arılardan kurtulan kız, hemen kardeşlerinin yanına koşup cebindeki domatesleri çıkarmış. Onların hikayelerini anlatmış. Gözlerini kocaman açıp kardeşlere bakan domatesler “Sizden rica etsek, bizi bir güzel yer misiniz acaba?” diye sormuşlar. Hepsi de domatesi çok seven kardeşler, bu cazip teklifi kabul edip onları bir güzel yemişler. Domates yedikten sonra midelerinden gelen sesleri dikkatlice dinleyen çocuklar, bu gurultuların aslında domateslerin şen kahkahaları olduğunu farketmişler. Eğer siz de güzel bir domates yedikten sonra midenizden gelen sesleri dikkatle dinlerseniz, siz de bunların domateslerin yenme sevincinin sesi olduğunu farkedebilirsiniz.

teneke kutudaki koyunlar

Posted in normalized on May 16th, 2009 by reşat

Şimdi hatırlayamayacağımız kadar çok eski bir zamanda, buradan göremeyeceğimiz kadar çok uzak bir ülkede bir çoban yaşarmış. Bu çobanın birbirinden neşeli ve akıllı koyunlardan oluşan bir sürüsü varmış. Bu koyunların geceleri uyudukları ahırın etrafındaki çiti yapan marangoz; biraz acelesi olduğundan, biraz da aklının başka yerde olmasından olsa gerek çiti yaparken koyunların çıkabileceği bir boşluk veya bir kapı yapmayı unutarak çiti tamamen kapatmış. Bu sürünün çobanı da koyunlarını ülkenin uçsuz bucaksız ve yemyeşil çayırlarına götürmek için onlara çitin üzerinden atlamayı öğretmiş. Koyunlar da gezmeyi çok sevdiklerinden ve çok da akıllı olduklarından çitin üzerinden atlamayı hemen öğrenmişler. Çoban her sabah koyunları çitin üzerinden atlatıp gezmeye götürür, yine her akşam onları çitin üzerinden atlatıp ahırlarına geri götürürmüş.

Çoban her akşam koyunlarını, bir eksik olup olmadığını anlamak için çitin üzerinden atlarken sayarmış. Başlangıçta saymakta hiçbir zorluk yokmuş, ama saymaya devam ettikçe esnemeye başlıyormuş. Birden yorulduğunu hisseden çoban önce oturuyormuş, sonra biraz da uzanıp saymaya devam ediyormuş. Sayarken göz kapakları öyle ağırlaşıyormuş ki kapanmasınlar diye onları bir iple ağacın dalına bağlamayı bile düşünüyormuş. En sonunda dayanamayan çoban sayarken uykuya dalıveriyormuş. Neyse ki koyunlar ve düşünceli hayvanlar olduklarından çobanı uyandırmadan ahırlarına geri dönüp iki belin lafını kırıp, günün yorgunluğunu atıyorlarmış.

Koyunların asıl sahibi zengin mi zengin, göbekli mi göbekli, sakallı mı sakallı , iyi huylu ve uykulu bir adammış. Bu adamın gözleri uykusuzluktan kıpkırmızıymış. Bunun nedeni de geceleri uyumayı bir türlü başaramayan karısıymış. Geceleri ne kadar denerse denesin uyuyamayan kadın, sinirlenip hıncını kocasından alır ve onu da uyutmazmış. Bu yüzden adam gün boyu bulduğu her boşlukta hemen uyuklarmış. Eğer karısı onu uyuklarken yakalarsa ona çok kızarmış.

Karısına görünmeden uyuyabileceği bir yer arayan adam bir akşam çiftliğin etrafında dolaşırken çitin üzerinden atlayan koyunları görünce çok şaşırmış ve onlara bakmak için çitin yanına gitmiş. Çoban etrafta görünmüyormuş. Adam koyunların yakınına gidince yerde uzanmış uyuyan çobanı görmüş ve ona çok imrenmiş. Ama bunu gizlemiş ve çobanın yanına giderek ona kızgın numarası yapmış. Çobanı dürterek uyandırmış. Çiftliğin sahibini görünce çoban çok korkmuş. Kekeleyerek özür dilemiş, koyunları sayarken göz kapaklarının 2 ton çektiğine yeminler etmiş ve af dilemiş. Taviz vermeyen adamı ikna etmek için isterseniz kendiniz deneyebilirsiniz, koyunları saymaya çalışan herkesin dayanamayıp uyuyakalacağını iddia etmiş. Adam da denemek için çitten atlayan koyunları saymaya başlamış. Saydıkça esnemiş, uykusu gelmiş. Çimenlere uzandığı gibi uykuya dalmış. Adamı rahatsız etmekten çekinen çoban da yanına oturup sessizce beklemiş. Adam böylece saatlerce uyumuş.

Kocasını merak eden kadın da dışarı çıkıp etrafı dolaşmaya başlamış. Ahırın yanından geçerken çitin üstünden atlayan koyunları ve çobanla uyuyan kocasını görmüş. Saatler geçmesine rağmen koyunlar hala çitin üzerinden atladığına göre demek ki adamın çok fazla koyunu varmış. Kocasını yine uyurken yakaladığı için çok sinirlenen kadın uyuyan adamı ayağıyla dürterek uyandırmış. Karşısında karısını gören adam kabus görüyorum sanmış ama gerçek olduğunu anlayınca gözlerini kocaman açarak sevinçle karısına nasıl uyuyabileceğini bulduğunu söylemiş. İnanmaz gözlerle ona bakan karısı bilmiş bilmiş nasıl diye sormuş. Koyunları sayarken insanın elinde olmadan uykuya daldığını anlatan adama inanmamış ve onu terslemiş. Ama adamın ısrarları sonucu o da oturup koyunları saymaya başlamış. Sayarken o da esnemeye başlamış. Saydıkça göz kapakları yavaş yavaş inmeye başlamış ve yıllar sonra ilk defa uykuya dalabilmiş. Hatta öyle derin bir uykuya dalmış ki, ne kendisi uykuya dalınca sevincinden çığlık atan kocasının sesini, ne de daha sonra onun yanında uyuyakalan kocasının ve çobanın horultuları onu uyandıramamış.

Ertesi sabah günün ilk Işıklarında üçü birden uyanmış. Öyle neşeli, öyle huzurlu uyanmışlar ki birbirlerine sarılıp dans etmeye başlamışlar. Daha sonra adamın evine gidip güzel bir kahvaltı yapmışlar, şarkılar söylemişler. Çoban bundan sonra bu çiftliğe yerleşip o ailenin çocuğu olarak yaşamaya başlamış. Kadın ise her gece hayalinde çitin üzerinden atlayan koyunları sayarak uyuyabilmeye başlamış. Bu sayede herkes huzurlu bir uyku çekiyormuş; adamın gözleri artık kızarmıyor ve kadının kaşları da artık çatmıyormuş. Çoban yine her gün koyunlarıyla birlikte yemyeşil çayırlarda dolaşmaya çıkıyormuş. Çiti yapan marangozu tekrar çağıran çiftlik sahibi de koyunlar için bir kapı yaptırmak istemiş. Ama yine dalgın olan marangoz bir boşluk açayım derken tüm çiti yıkmış. Fakat koyunlar çobanlarını ve sahiplerini çok çok sevdiğinden çiftlikten kaçmamış. Bu olaydan sonra insanlar ne zaman uykuları kaçsa bu koyunları saymış ve rahatça uykuya dalmış.

bacağı kırık şeytan, işte sana hodri meydan

Posted in normalized on April 16th, 2009 by reşat

buraya rastgele şeyler yazıyorum, bundan anlam çıkarmana gerek yok

Uyanmama iki saat kaldı, ve henüz uyumadığım bir gerçek. Hâlâ uyumayı reddeden uyanık,yanık ve sevgili beynim diyor ki:

uykuyu aramak saçma sözlerle. ufak fontlarda yazılar yazmak kanlı gözlerle. yarın erken kalkması gereken gündelik sebeplerle. her günü bir diğerinden ayıran şey sıradanlık. monotonluktan keyif aldırabilecek tek şey özgün bir farkındalık. ciddiyetin arkasında yatan kuşkusuz şaklabanlık. işte bu her zıt şey arasında gözle görünmeyen akrabalık. ne çok sıcak olsun hava, ne de çok soğuk, sadece istiyorum ılık. mutlu olmak için bazen düşüncelerim değiştiriyor kılık. hepsine dayanabilmek için en uygun hafızayı bulunduruyor bir balık. hayat söyle bilmeceni, yap hadi bir babalık. samimiyet içinde mecburen barındırıyor bir kabalık. kader dediğimiz şey avuç içimizdeki çizgi nehirlerinde avlıyor bolca alabalık. hava nefes almayı bırakınca bir ara. ama lütfen beni bir ara. bir bisiklet almaya birikiyor para. dediklerin kalbimde açıyor büyük bir yara. ne uyuz kadın şu televizyondaki lara. olmasını istemem kimsenin senin gibi sara. vermeyenin bir istemeyenin bin yüzü kara. en uzun süredir bakara. diablodaki iksir satıcısı sevgili akara. ne soğuk ve sevimsiz şehir şu ankara. anıtkabir ise çok betondan. aradığım şey sende değil de ondan. salatadaki o ekşi tat tabii ki limondan. “late in the evening” çalsın paul simondan. ya da “i got my smile” da olabilir nina simondan. kılıçlar çekiniyor hızlıca kınından. tanıdığım çoğu insan daha kültürlü, kültür bakanından. güzellikte kimse geçemiyor senin yanından. biraz da alabilir miyim balından. uyku uyku gel yapayım sana kıyak. nedir bu diretme, nedir bu ayak. sanırım istiyorsun sen temiz bir dayak. bulurum elbet, sana da uyacak bir uyak. sosyal olaylar çok karmaşık. yeni aldığım ayakkabı bence oldukça şık. bazen öyle geliyor ki herkes bana alışık. çok kral adamdı bizim sadri alışık. her danette yiyişte bulaşık oluyor küçük bir kaşık. cevabı bilemedim, acaba hangi şık. ne güzel şey sormak soru. tadını bilmiyorum, hiç yemedim ben loru. hangimiz peşinden koşmayız, sevmeyiz zoru. keşke olsa yakında gidebileceğim bir koru. buraya koymadan edemeyeceğim, ince bir boru. kafiyelerimin bozulmasın hiç akoru. ne güzel memleket şu hatay. kadrajda sorun var, olmuş yamuk bir yatay. annem aramayınca atar bana güzel bir kalay. düğününde çekmek isterim güzel bir halay. yok olmadı bu iş yatar, nanay. ama önce ben yatarım, hadi bay bay.

her yeri dolaştıktan sonra,çaresiz şeytana da gittim
o da orada sakin, oturmuş ve bilmiş, beni bekliyormuş
ben de hep böyle cool musun diye bir soru yönelttim
güçlü olmam için ona biraz yalvarmam gerekiyormuş
ama bildiğim tek şey, sabahları kuru yemiş sevmiyormuş.
ben de içkisini doldurup, bana güç ver diye direttim
sonra eve gelip sıkı dostlar dizisini seğrettim
ama ona anlatınca anlamadı, pek televizyon izlemiyormuş
ne fena adamsın be şeytan, tüm uykumu mahvettim.
ama yenicem seni, bir kere ahdettim.
tamam ya durmam gerek, hadi ben gittim.

şimdi gerçekten sıkıldım işte

Posted in normalized on March 30th, 2009 by reşat

Selamlar, ben sunucunuz Reşat Vulfoğlu. Bu akşam size dünyanın en ilginç tartışma programlarından birini sunmak istiyorum.

Sebebiyse insanların en çok canlarının sıkıldığı, en saçma işlerin vuku bulduğu, seçimlerin bile o gün yapıldığı, ertesi günün hep pazartesi olduğu gün olan pazarın içinde bulunduğum gün olmasıdır. Gerçekten başka bir sebebi olduğunu sanmayın sakın.

Şimdi size konuklarımı tanıtmama izin veriniz lütfen.

Jöntürklerden Tamek Pantürk ve Antidemokrat asker Kenan Pekyaman programımıza hoş geldiniz.

Kendi adıma, epey hoş buldum doğrusu.
Yüce türk milleti adına, hoşbulduk.
Şimdi dostlar, size sormak istediğim soru şudur ki; bu seçim kirliliğinden siz de çok sıkılmadınız mı? Yani hem görüntü kirliliği, hem ses kirliliği hem de israf yani, ayıptır günahtır, çok sinirlendim bak.
Kendi adıma şunu söyleyebilirim, kesinlikle haklısınız. Nedir yani bu bayraklar, hepsi kırmızı. Bence her partinin kendi rengi olmalı. Bir de her partinin bir meyvesi olsa fena olmaz. Mesela ben parti kuracak olsam, meyvem tabii ki de mandalina olurdu.
Mandalina demişken, erik ne zamana çıkıyor acaba, gözlerim yollarda kaldı. Ben parti kursam kesinlikle yeşil eriği seçerdim. Yaşasın papaz eriği! Bence bu acayip bıyıklı, fotoşop suratlı insanlar yerine meyveler adaylığını koysa, hayat bayram olsa.

Tabii, sizi de anlıyorum. Bir dörtlükle devam etmek gerekirse:

Ki aslında pek gerekmiyor buraya dörtlük
Neredesin, ey benim bitanecik canım gözlük
Türk dil kurumu ile aramda yok hiçbirşey
Yine de ararsın hep ceplerimde sözlük

Bir de, şu saatlerin bir saat ileri alınması konusu var ki, size bunu sormaya biraz çekiniyorum doğrusu.
Kanka o meseleyi de hiç anlamış değilim, sabah uyanıyorum 10′da ama aslında saat 11′imiş. Nasıl iş kafam basmıyor. Einstein amca demişti, bu zaman göreceli biri diye, ama kime göre işte, sorun orda. Eğer zaman bana göreyse bence saat 10. Bunu da böyle bilin lütfen.
Çok saçma konuşuyorsunuz bayım. Bir kere bence bu uygulamanın pazar gününe denk gelmesi harika bir olay. Çünkü pazar öyle sıkıcı bir gün ki, bir insanın beynini üçe bölüp, acayip kıyafetler giydirip, anlamsız fotoğraflar çekip, dünyanın en saçma diyaloğunu bile yazdırabilir, o yüzden ayağınızı denk alın, beni kızdırmayın.
Baylar, lütfen biraz sakin olalım. Burada medeni ve meyveli bir tartışma programındayız. Türkiyeden 80 desek, avrupadan da 20 gurbetçilerden, en az 100 milyon insan sizi izliyor, ayıp lütfen.
Neyse, değinmek istediğim bir konu da şudur ki; dünyanın en saçma şeyleri genelde pazar günü olur, mesela seçimler. Bu konudaki görüşlerinizi tüm dünya merak ediyor olabilir. Etmese de ben ediyorum en azından, yetmez mi? Bir paralel evrende ben tüm dünyayı temsil edebilrim. O yüzden beni küçümsemeyin dostlar.
Sizi küçümsediğimi de nereden çıkartıyorsun allasen? İlk olarak, çocukluğumdan beri gözlemlediğim kadarıyla; gerçekten tüm saçma işler pazar gününe denk gelir. Öyle ki, sıkıntıdan patlayıp televizyonu açtığınızda gördüğünüz şey şahane pazardır. Uygur kardeşlere burdan sesleniyorum, ulan zaten sıkıcı bir gün, bir de neden siz üstümüze geliyorsunuz. Ayıp denen birşey var. Seçimin pazar olması bu açıdan bakıldığında normal bence.
Tamek arkadaşıma katılmakla birlikte, şunları da ilave etmek istiyorum. Bakın arkadaşlar, bu pazar aslında bizim tatilimiz değildir. Bu tamamen hristiyanların icra ettiği organize bir sıkılma günüdür. Onlara göre tanrı dünyayı 6 günde yaratmış ve pazar günü dinlenmiştir. Tanrının dinlendiği gün kutsalmış, ama ben papa olsaydım, pazarı hafta takviminden çıkartırdım. Bunun için kendi içinde mantıklı sebeplerim var. Tanrının dinlenmesi demek, tanrının yorulması demektir. Tanrı yorulmaz birşey olduğndan diyalektik felsefeye bir fırsat vermeden bu gün kaldırılmalıdır ki insanlık bunu sorgulayıp papalığı zayıf noktasından vurmasın. Gayet zekice bence.
Gerçekten dahiyane fikirleriniz var, saygıdeğer Kenan Pekyaman. Program şefimin ordan yaptığı el kol hareketlerinden anladığım kadarıyla artık programı kapatmam gerekiyor. Çünkü bu metni bir insan pazar günü okuyabilir. Gerçekten gelince her şey üst üste gelmeye başlıyor. O yüzden temkinli olmakta yarar var. Burada bitiriyoruz. Seyirciyi selamlayalım.
Aa durun, ben flütümle süper baba çalmak istiyorum.
Tamam kapanışı böyle yapalım o zaman.

Sevgili seyirciler kalın esen
Nolur reşat, biraz yoğurt yesen
Ama napayım, bulanıyor midem
Elinizden öper Ümit Besen

Hoşçakalın

Eywallah kankalazörler.