holey!

Posted in normalized on January 19th, 2010 by reşat

Dışarıda kar yağıyor, inanması zor ama yağıyor işte. ÇOK SEVİNDİM GERÇEKTEN, ONU SÖYLEMEK İÇİN GELDİM. ŞİMDİ DIŞARI ÇIKIP KAR DANSI YAPIP TANRILARINA ŞÜKRANLARIMI SUNUCAM.

Dur, birşey daha vardır aklımda. Neydi, neydi, neydi, neydi, neydi, neydi, neydi, neydi, neydi, neydi,  neydi, neydi, neydi, neydi, neydi, neydi hah buldum. Geçen gün televizyon açtım. Lady Gaga diye birini gördüm. TANRIM, İNANILMAZ ÇİRKİNDİ. Sadece bunu söylemek istemiştim.
Hoşçakalın.

26/2

Posted in normalized on January 16th, 2010 by reşat

Marionette No:2

26/2

Posted in normalized on January 10th, 2010 by reşat

Marionette No:1

emotional konya

Posted in normalized on January 4th, 2010 by reşat

Dört gündür konyadayım. Çok değişik bir havası var ya bu şehrin, hoşuma gitmiyor değil. Böyle çok şehir bir yer gibi, ama aslında değil. Bakıyorsun binalar minalar çok fazla gibi, doğa silinmiş gibi, sonra 1 dk gidiyorsun arabayla uçsuz bucaksız kocamanlık bir alan, doğa karşına çıkıyor, tüm ihtişamıyla, hem çok yalnız hem de çok güçlü. Hayranlık uyandırıcı. Çok küçük hissediyorsun kendini, çok güçsüz. Hem ezici bir his hem de hoşuma gidiyor. Dayak yemiş gibi oluyorsun.

Hep böyle hisli şeyler aklıma geliyor. Zaten mevlana var şehirde, gel gel çekiyor sürekli. Repçi gibi söylüyorum sözlerini çok komik oluyor. Ama çok kral adam şu mevlana. Baktım zaten aynı kafadanız, yaşasaydı iyi ahbab olurduk. Ney çalıyor, ben de yanına biraz piyano atardım, tam bir sentez olurdu. Çok duygulu ya buralar.

Ey ihtiyacı olan şeyi tam da gerektiği anda bir türlü bulamayanlar, ey en uyanık olması gereken zamanda uyuyakalanlar, ey uzaktan çöptenekesine fırlatılıp son anda sekip içeri düşemeyen çöp parçaları, ey yağmur yağar belki diye evden çıkarken alınıp yağmur yağmayınca hiç açılmayan şemsiyeler, ey botokslu bal kabakları, ey ayıklanmış balığın etinden sinsice çıkan küçük kılçık parçaları, ey habeşistanın namussuz kralları, ey manto yerine aynanın kenarına tutturulan broşlar; size sesleniyorum. Biraz önce çok acayip bir olay oldu.

Uykum gelmişti, yatayım madem dedim. Ama sonra yatınca uykum kaçtı, e o zaman müzik dinleyeyim dedim. Philip Glass amcayı açtım. Konyaaaniskatsi dinliyordum. Ama arkadan garip bir uğultu geliyor. Kaç kere dinledim böyle bir ses yoktu diyorum bu parçalarda. Sonra uykum biraz daha geldi, müziği kapatıp yatacaktım, sonra farkettim ki bu ses dışarıdan geliyor. Rüzgar var dışarıda ve bu bir uğuldama.

Tamam çok uzatıyorum ama napayım, çok emo bir şehir bu. Burda yazılar da böyle oluyor. Zaten birazdan anlatacağım olay da emotional. O yüzden sabredin. Rüzvar var dışarıda ve bu bir uğuldama. Ne saçma cümleymiş hueahuea. Neyse, bu uğuldama ağlama gibi bir ses. Çok içten böyle matem dolu. Biraz melankolik ve karanlıkta epey etkileyici bir ağlama sesi. Rüzgarın o şiddetiyle de epey görkemli bir ağlama sesi hem de. Tüylerimi ürpertti. Sonra pencereden bakayım dedim, perdeyi araladım. Dedim ya, konya o kadar da şehir bir şehir değil diye. Doğayla karşılaşma imkanınız daha fazla. Pencereden bakınca o rüzgarla savrulan ağaçları, ayın ışığıyla aydınlanmış tepeleri gördüm. O anda anladım. Ağlama sesi doğanındı.

Doğa ağlıyordu, çok içliydi. O anda gerçekten şimdiye kadar teorikle pratik arasında kalmış küresel iklim düşüncelerim pat pat pat içimde patladı. Tüm insanlığın bu doğaya yaptığı saçmalıkların tek suçlusu benmişim gibi hissettim. Gerçekten yaptığımız bunca kötülüğün sonuçlarını çıplak gözle görüyor gibiydim. İçim burkuldu cidden. O kadar içten üzüldüm ki bu yaptıklarımıza, sanki hepsini ben yapmışım gibi çok pişman oldum. Hiç bu kadar derinden hissetmemiştim çevreyle ilgili bir şeyi. Zaten hep mantık yürüterek bulduğumuz mantıklı şeyler olmuştur bu çevre konuları. Ama böyle dolaysız bir algılamayla içimde hissedince çok fazla etkilendim. Zaten emotional şehrimiz konyadayım. Zaten demin konyaaniskatsi dinlemişim. Ve zaten karanlık ve zaten doğa ağlıyor. Sonra ben de ağladım. Tüm bu yaptıklarımız için özür dileyip ağladım. Valla bak.

Ağlamayalı da epey olmuştu zaten, böyle epey ağladım, doğa da ağladı. Ağlaştık, rüzgar omzuma doğru vurunca da acaba doğa başını omzuma mı dayadı romantizmine girmedim tabi. Bu şimdi aklıma geliyor heauhae. Yani sevgili okuyucu, ben çok üzüldüm. Sizden ricam, ağlatmayın doğayı. Gerçekten tüm içtenliğimle bunu istiyorum sizden. Çevreci ve duygusal bir yazı olan emo konya yazımı burada sonlandırmak istiyorum. Zaten yeterince uzattım. İyi seneler!

bocurgat

Posted in normalized on December 31st, 2009 by reşat

Madem ki yarın sunum günü, o zaman bloga girip yazı yazabilirim diye düşündüm. Bu da bir nevi procrastination sayılır. Psikolojideki procrastination teriminin bende çağrışan tek karşılığı şu yumurtanın dayanması hikayesi. Daha açık ve samimi ifadesi olan yumurtanın göte dayanması olayı bana argodan çok psikolojik bir terim olarak görünüyor artık. YGD olayı çok yaygın görülen bir durum. Bende çok eğlenceli bir şekilde görünse de, bazı insanların büyük derdi olabiliyor.

Ben yine de yumurtayı dayandırıp işlerimi halletmeyi seviyorum. YGD günlerinde mesela, evi temizlerim mutlaka, o bi kesin. Bulaşık ve çamaşır yıkarım, o da bi kesin. Bloga yazıyorum genelde. Bugünkü YGD günümde fotoğrafa çıktım. Harika bi hava vardı, ışık filan süperdi, allaha respect çektim. Üsküdardaki balıkçıları çektim, hepsi özünde iyi insanlar, ama balıklara o yapılanlar beni biraz soğuttu, bir de rüzgar vardı, haliylen üşüdüm.

Sonra eve geldim, doktor ötkerle iyi ahbabız bu aralar, çikolata sosu yapıp çileklerin üzerinde döktüm. Şu adını hatırlayamadığım çikolata evinde yemiştim, çikolatalı çilekler, adını da hatırlayamadım şimdi, petit birşeydi. Ama peti diye okuyoruz. Hep son harfi okumuyoruz, yani fransızlar okumuyor. Bir adam varmış, masada oturuyormuş, etrafındaki insanlara nutuk çekiyormuş, şey diyormuş, “Fransızlar salaktır, salak. Evet, salaktır. Mesela son harfleri okumazlar, eşeklik edip yine de yazarlar. Evet fransızlar salaktır.” Sonra etrafındakiler gülüyormuş. Arkadaşım anatmıştı bana, çok cinnet bir sahne, keşke ben de şahit olsaydım. Sonuçta diyip bağlıyorum; ben o çileklerin üstüne çikolata sosu döküp bir güzel yedim.

Sonra sunumumu gözden geçirdim. Daha çok görsel tarafıyla ilgileniyorum ben sunumumun. Fontları resimleri ve temayı elden geçirdim. İçeriği nasıl olsa doğaçlama da uydururum diye kısa kısa şeyler yazdım. Sonra oh bitti, bi ara tekrar gözden geçiririm diye kapatıp internete girdim. Bu procrastination olayını araştırdım. Yani YGD olayı. Ayrıca bu yumurtanın göte dayanmasını kibarlaştırmak için şey diyorlarmış, yumurtanın kapıya dayanması. Hahahah, çok komik, bir o kadar da samimiyetsiz. Kıça dayanmak da diyebiliriz belki ama o denizcilik terimi diye burda kullanmak istemedim. YGD kullanıyorum, işte o kadar.

İşte araştırırken wikipedyada, değişik şeylerle karşılaştım. Slow time diye bir olay varmış. Bu modernitenin anlamsız hızına karşı bir tepkiymiş, slow food, slow travel, slow sex gibi kısımları varmış. Benim hoşuma gitti açıkçası. Sonra dedem aklıma geldi, inanılmaz yavaş bir insandı. Demek ki dedem, modernitenin bu anlamsız hızına karşı bir duruş sergiliyormuş, biz ise bunu anlamayıp, mesela Herekeye halama giderken dedemin bakkalda yavaş hareketlerle poşete portakal doldurmasına içten içe sinir olurduk. Slow timecı dedemi burdan rahmetle anıyorum. Bebekleri severken de “çiçuv çiçuv” yapardı. Bu dünyada gördüğüm en orjinal bebek sevme şekli.

African Time diye birşey buldum, ırkçı bir söylem gibi geldi baştan, sonra araştırdım da işin iç yüzü başkaymış. Yine bu modern dünya fikirlerinin anlamsızlığı üzerine birşeymiş. Sonra Colored People’s Time diye birşey öğrendim. Adı çok hoşuma gitti ama mesela bu ırkçıymış. Amerikada yaşayan zenci ve melezlerin, yani renkli insanların, her şeye geç kalmaları üzerine bir şakaymış. CPT diye kısaltıp, haha işte CPT, yine geç kaldı diye espiri yapıyormuş beyaz adam, karşındaki zenciye. Ayıp ama arkadaşım, zenciler bi kere çok güzel müzik yapıyo, bi de çok güzel basket oynuyolar. Ben keşke zenci olsaymışım, dansları çok havalı.

31 aralığa da girmişiz. Mesela bugün sonlanmadan Konyada olmayı planlıyorum. Burdan bakınca oldukça hızlı bir hayat dede, evet. Sen de haklısın, ama bazen bu hız güzel olabiliyor. Yeni yıla girerken ne yapıyorsan bütün yıl onu yaptığını düşünen kosovalı arkadaşlarımın yılbaşına doğru kız arkadaş bulma çabası aklıma geldi. Büyük ihtimalle ben de 2010 yılında sürekli gezicem, e bu da gayet harika birşeye benziyor.